Aşkın Celladı Kitabından Terapi ve Yaşam ile ilgili Alıntılar/ Psikolojik Danışman Dilan YAVCİK

    Aşkın Celladı Kitabından Terapi ve Yaşam ile ilgili Alıntılar/ Psikolojik Danışman Dilan YAVCİK
    336x280 Reklam Alanı !

    -Terapiye ilişkin belki de tek ve en önemli inancım şu: ‘İncelenmemiş bir yaşam, yaşanmaya değmez’.

    – -Bir kez daha, herkesi tedavi edebileceğim yolundaki şaşaalı inancın kurbanı olmuştum.

    -Terapiye dayanan tüm değişimlerin ilk adımı sorumluluk yüklenmektir. Eğer insan içinde bulunduğu nahoş duruma ilişkin hiçbir sorumluluk hissetmiyorsa, o durumu nasıl değiştirebilir?

    -Bir psikoterapistin tek ve en değerli pratik aracı ‘’süreç’’ odağıdır. Süreci, içeriğin karşıtı olarak düşünün. Karşılıklı bir konuşmada içerik, söylenen asıl kelimelerden, tartışılan somut konulardan oluşur; oysa süreç, içeriğin nasıl ifade edildiği ve bu ifade tarzının konuşmaya katılan bireylerin ilişkisi hakkında neler ortaya koyduğudur.

    -Bir hasta ne zaman terapistle ilişkisine ilişkin belirtiler geliştirmeye başlarsa, o zaman terapi gerçekten başlamış sayılır ve bu belirtilerin araştırılıp soruşturulması da ana konulara giden yolu açar.

    -Otto Rank, yaşama karşı bu tutumu harikulade bir anlatımla özetlemişti: ‘’Ölüm borcundan kaçınmak için yaşam kredisini reddetmek.’’

    -Psikoterapinin aksiyomlarından biri de, insanın bir diğerine beslediği önemli duyguların daima şu ya da bu kanaldan – sözlü değilse yazılı olarak – aktarıldığıdır.

    -Psikoterapide hiçbir şey kesin bir özetten, özellikle içinde bir liste olan bir özetten daha fazla sahte güven uyandıramaz.

    -‘’..Sen kendini şimdi yapmakta olduğun bir şey için cezalandırıyorsun, tam şu anda bile yapmayı sürdürdüğün bir şey için. Onu salıvermiyorsun, başka bir yere ait olduğunu bildiğin halde onu bu yaşamda tutmaya çabalıyorsun. Onu salıvermek onu terk etmenin ya da onu sevmemenin belirtisi değil, tam tersi, onu gerçekten sevmenin – başka bir yaşama gitmesine izin verecek kadar sevmenin – belirtisi.’’

    -Büyük kayıplar konusunda daha çok şey öğrenmek istemiştim ve Penny mükemmel bir öğretmen çıkmıştı. Daha o saatte gelecekte tüm kayba uğramış kişilerle yapacağım çalışmalarda kullanabileceğim bir kavram vermişti: eğer insan ölülerle yaşamayı öğrenecekse, önce yaşayanlarla yaşamayı öğrenmelidir.

    -Ama bir çocuğu kaybetmek geleceği kaybetmektir: kaybedilen, kişinin yaşam projesinin ta kendisidir – ne için yaşadığı, gelecekte kendini nasıl tasarladığı, ölümü aşmayı nasıl umut edebileceğidir (insanın çocuğu aslında onun ölümsüzlük projesidir). Bu durumda, mesleki dilde, anne babanın kaybı ‘’obje kaybı’’ (‘’obje’’ insanın iç dünyasının oluşumunda etkili bir rol oynamış olan kişidir) iken çocuğun kaybı ‘’proje kaybıdır’’ (yaşamın yalnızca nedenini değil nasılını da ortaya koyan belli başlı, düzenleyici yaşam prensibinin kaybı).Bu durumda çocuk kaybının katlanılması en güç kayıp olmasına, birçok anne babanın beş yıl sonra hala yas tutuyor olmasına, bazılarının hiçbir zaman kendilerine gelememesine şaşmamak gerekir.

    -‘’Daha fazla bir şey yapmalıydım’’ duygusu, öyle sanıyorum ki, denetlenemez olanı denetlemeye yönelik temel bir isteği yansıtır. Ne de olsa, eğer insan yapılması gerekeni yapmadığı için suçluluk duyuyorsa, bundan yapılabilecek bir şey olduğu sonucu çıkar – bizi kandırıp ölüm karşısındaki dokunaklı çaresizliğimizden uzaklaştıran avutucu bir düşüncedir bu. Her birimiz, sınırsız bir güç ve ilerlemenin inceden inceye işlenmiş yanılsamalarla kuşatılmış olarak, en azından orta yaş bunalımına kadar, varoluşun yalnızca iradeye dayanan ve sonsuza dek yükselen bir başarı sarmalı olduğu inancıyla yaşarız.

    -O halde, ’’John Donne’nin yazdığı gibi, ‘’çanların kimin için çaldığını öğrenmeye çalışma hiç; onlar senin için çalıyor.’’

    -‘’Unutma, bütün işi sen yapamazsın. Hastanın yapılması gerekenin farkına varmasına yardım etmekle yetin ve sonra onun kendini değişme ve gelişme arzusuna güven.’’

    -‘’Benim başıma geleceğini hiç düşünmemiştim’’ deyişi kişisel özelliğe olan inancını kaybedişini yansıtıyordu. Kuşkusuz kendine özgü nitelikleri ve yetenekleri, eşi benzeri olmayan geçmişi, şimdiye dek yaşamış hiçbir insanın tam tamına onun gibi olmayışı bakımından yine de özeldi. Özel oluşun akılcı yanı budur. Ama bizde aynı zamanda akıldışı bir özel olma duygusu da vardır. Bu bizim belli başlı ölüm dehşetini yumuşatmak olan bölümü yaralanmaz olduğumuza ilişkin inancı üretir; yaşlılık ve ölüm başkalarının yazgısı olabilir ama bizim yazgımız değildir, biz yasanın, insanın yazgısının ve biyolojik yazgının ötesinde yaşarız.

    -Önemli olan karar değil, onu nasıl ve ne zaman verdiğin. Bir şeyi yapmak istemekle onu (bir tehlikeden kaçınmak için) yapmak zorunda olmak arasında bir fark var.

    -Benim terapist olarak görevim (bir anne veya babanınkinden pek farklı olmayarak) kendimi kullanım dışı bırakmak – hastanın kendi kendisinin ana babası olmasına yardım etmekti. Ben onu iyileştirmek istemiyordum. Onun kendi kendini iyileştirme sorumluluğunu almasına yardım etmek istiyordum ve istiyordum ki bu iyileşme süreci ona olabildiğince berrak görünsün.

    -Genel bir kural olarak, insanın yaşamışlık duygusu ne kadar az olursa ölüm kaygısı da o kadar büyük olur.

    -Tam bilinçlenişin kaçınılmaz sonucu olan kritik bir noktaya ulaşmıştık. Bu, insanın dipsiz bir uçurumun önünde durup yaşamın acımasız varoluşsal gerçekleriyle – ölüm, yalnızlık, temelsizlik  ve anlamsızlıkla – nasıl yüzleşeceğine karar verdiği zamandır. Tabi ki çözüm yoktur. İnsanın yalnızca belli tavırlar arasında seçimleri vardır: ’kararlı’ ya da ‘ilgili’ olmak, ya cesurca meydan okumak, ya metanetle kabul etmek , ya da akılcılıktan vazgeçip hayranlık , korku ve gizem içinde ilahı bir kudrete güvenmek.

    Dilan YAVCİK

    Psikolojik Danışman

    dyavcik@gmail.com

    Facebookta Sayfamızı Takip Edin

    loading...