Bir Kitap Ruhunu Ne Kadar Sarabilir, Nietzsche Ağladığında?/ Esra DAĞCAN

    Bir Kitap Ruhunu Ne Kadar Sarabilir, Nietzsche Ağladığında?/ Esra DAĞCAN

    İnsana ilhamın ne zaman geleceği belli olmazmış. Saat 6.32 ve geceden beri beni bekleyen uykumun ilk kez peşine düşmüşken Nietzsche beni yine uyutmadı. Aylar öncesinde olduğu gibi…

    Sahne

    Psikanalizin doğumu arifesindeki 19.yüzyıl Viyana’sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk…

    İnsanın her kitapta görmek istediği kendisidir aslında. Ruhumuzun bir yansımasını gördüğümüz kitaplar hayatımızın demirbaşlarından oluverir neredeyse… Ben de “Nietzsche Ağladığında” yı yaklaşık beş ay önce okumuştum. Sabahın nurunda o kitaptan ne çıkardığım geldi aklıma. Zihnimi kurcaladım ve kitaba dair çok az şey geldi aklıma. Ama hissettiklerimi unutmam çok zor. Ben de bu sefer hislerimi muhatap alarak tekrar sordum: “kitabın sana öğrettiği ne oldu ?”

    Kitabı 02.00 de bitirip sabah 05.00 e kadar uyuyamadığım, hatta bu sürenin uzun bir kısmını da sabit bir noktaya bakarak geçirdiğim doğrudur. Bitirme aşamasına gelmeden önce, Nietzsche ile kendimi bütünleştirdiğim ve kitap süresince zaten yoğun olan migren ağrılarımın daha da sıklaştığı, Nietzsche gibi benim de insanlardan uzaklaşma hatta kaçma, kaçarken de arkama bile bakmama davranışları sergilediğim söylentileri de asla yalan değil 🙂

    Nietzsche Ağladığında’yı okurken ruhumda derin izler bırakan hislerden biri “yalnızlık” oldu. Özellikle filozofların, büyük kuramcıların, peygamberlerin fikir hayatlarını, ruhsal tekamüllerini en çok inşa eden dönem, psikolojide de “yapıcı yalnızlık” olarak nitelendirdiğimiz bu dönem. Hayatta yalnız kalabilmeyi becerebilmeli, öğrenebilmeli insan. Kastettiğim Nietzsche’ninki gibi bir “tek başınalık” değil elbette. Dostlar biriktirmeli fakat yer yer sıyrılıp dünyaya bakan gözlerini içine çevirmeli… Ruhuna… Kendi varlığını doyasıya temaşa edebileceği öpöz aynasına.

    Kitabın ruhumu yaralayan, ama gerçekten yaralayan bir öğretisi de “gerçeklerle yüzleşme cesareti” oldu. Acıtan, yaralayan, hüznün dehlizlerine gömen, yer yer acımasızca savuran gerçeklerle. Kendi gerçekliğimizle. Zayıflıklarımızla… Son zamanlarda izlediğim korku filmlerinde en çok dikkatimi çeken ve hepsinde ortak olan sahneler gibi: filmdeki karakterler karanlığın içinde ürküten bir ses duyduklarında bizim -belki de benim- hiç yapmayacağımız ve pek de aşina olmadığımız şekilde karanlığa doğru yürüyüp “merhaba” “orada kim var” “kimsin sen” “jack! Sen misin tatlım” gibi seslenmeleri… Gerçeklerle yüzleşme derken tam da anlatmak istediğim şeyi neredeyse eksiksiz anlatan bir metafor oldu. Acılarımızla yüzleşmeye de uyarlayabiliriz bunu. Merhaba acı! Seni henüz tarif edemiyorum. Ama kim olduğunu, hayatımın hangi döneminden beri beni takip ettiğini merak ediyorum. Daha ne kadar büyük yıkımlara yol açacaksın söyler misin bana. Tanıdık bir acıya benziyorsun… umuyorum ki kolayca hakkından gelebilirim… Aynı senaryoyu Merhaba gerçekliğim! Diye başlayan bir hitapla yazmak da mümkün tabi ki… İşte bu cesareti gösterebilmenin hayatımızı şüphesiz bir dönüm noktasına götüreceğine inanıyorum. Şöyle düşünmek gerekirse, kim sırtında her dakika daha da ağırlaşan bir cesetle uzun bir yol gidebilir ki? Usulüne göre gömüp kurtulmak lazım ki bir daha hortlamasın. Tabi her şeyden önce sırtımızda bir ceset taşıdığımızı kabullenmek gerek. Sonra da bu cesedi neden taşıdığımız konusunda kendimizle yüzleşmek…

    Hayatı deneyimlemek, hayata dokunmak gerektiğine inanıyorum. Ama elimizde bazen bir ateş topunu tuttuğumuzun bilincinde olarak yaşamın hakikatini kavramak. Bazen de hakikatin biz her istediğimizde avcumuza alacağımız, mıncıklayacağımız bir şey olmadığını bilerek hayat okyanusuna kayığımızı daldırmamız… Bunlar benim hayat öğretilerim, yol rehberlerim. Tasavvufta şöyle bir öğreti vardır. ” üveysîlerin(mürşidi olmayan) rehberi yolun kendisidir” diye. Ben kimsenin gerçekten elinden tutacak birilerine sahip olmadığını düşünüyorum. İnsanlar bir yere kadar bizimle olabilirler. Öyle de olmalıdır aslında. Bisiklet sürmeyi öğrenirken babamızın arkadan tuttuğunu bilmenin güveniyle asılırız pedallara. Çukurlar, kenardan geçen arabalar çok da umrumuzda değildir. Ama bu durumun gerçek hayatta bir karşılığı yok. Düşünme yetimizi hatta düşünebilmenin o büyülü gücünü, düşünerek var olmanın verdiği hazzı, dünyanın en aptalca fikri de olsa kararlar alabilmenin verdiği güveni kuzu kuzu başkalarına teslim edemeyiz. Hepimizin kaderinde düşe kalka yürümek var. Bazen ruhumuzu, benliğimizi kanırta kanırta bir şeyleri yaşamak, kim olduğumuzu aradığımız yolda kaybolmak, ruhumuzun labirentlerinde ışıksız dolaşmak var. Bir rehber, tabela olmadan hemde. Çünkü ancak böyle dikeriz varoluşumuzun eşsiz anıtını…

    Ben bu kitabı okurken demek pek hoşuma gitmiyor aslında. Çünkü ben o dönem Allah affetsin:) Nietzsche ile birlikte yaşadığımı hissediyordum… Nietzsche ‘nin dayanılmaz migren ağrıları tuttuğunda benim de migrenim tutuyordu. Kendimi yoğun bir yalnızlığa hapsetmiş gibiydim. O yüzden bu kitap Nietzsche ile çıktığım ama çoğu zaman tembel ve kalın kafalı bir öğrenci olduğum için sevgili(!) Nietzsche’nin beni yarı yolda yalnız bıraktığı ve bazen de başından savmak için “hadi yolu bulursun sen” deyip de genelde kaybolduğum bir yolculuk gibiydi. Seyahatim ise benim için dünyadaki en korkunç yere “Kendi içimeydi”. İçimde karanlık mahzenler keşfettim. O mahzenlerde kapalı kalmış iyi insanlar vardı. Onlardan maalesef sadece birkaçını dışarı çıkarabilmiştim. Ve tabi o mahzende ortada dolaşan gudubetler de beni ürkütmüştü. Birkaçının hakkından geldim ama dehlizin genişliği, karanlığı, beni ciddi anlamda korkutmaya yetti. Beni hayrete düşüren ise sonu yokmuş gibi görünmesiydi. İtiraf etmek gerekirse ürküten bir hayretti bu. Düzenine pek de aşina olmadığımız başka bir evren. Bu evrenin adı Freud’un iddia ettiği gibi bilinçdışı mı yoksa Jung’un iddia ettiği gibi bilince asla çıkarılamayan bir bölüm mü bilemiyorum. Ben daha tarifsiz ve daha eşsiz olduğuna inanıyorum sadece. Kendisini bize ısrarla tanıtmak isteyen gerçek benliğimiz belki… kim bilir… Etiketvari bir isim koyarak onu anlayabileceğimizi zannetmiyorum…

    Velhasıl, hayatımda önemli bir yeri olan, ruhsal tekamül sürecime yadsıyamadığım bir katkısı olan ve beni iç çekişmelerimle bir kavgalı bir barışık hale sokan bu kitapla siz de hem kendinizi hem hayatı sorgulayabilir, yanlış olduğunu düşündüğünüz seçimlerinizden dolayı mahvolduğunu düşündüğünüz hayatınızla barışabilir, kendinizi affedebilir ve sonucunda dünyanıza yepyeni bir pencere açabilirsiniz. Kendi içinizde bir seyahate- bu seyahatin tatlı bir gezinti olmayacağı ön kabulüyle- çıkabilirsiniz. Felsefeye ve psikolojiye ilgiliyseniz alanlarında çığır açmış bu insanları hem bir filozof ve psikiyatrist hem de bir insan olarak muhteşem bir kurguyla tanıyabilir, birlikte derin psikolojik tahlillerle ruhunuzun düğümlerini kanata kanata çözebilirsiniz. Her şey karanlıktaki sese “merhaba” diyecek cesareti gösterebilmekte.

    YAZAR: ESRA DAĞCAN

    loading...