Bir Yeni Yıl Hediyesi: Kederinizi Yönetin/ Sosyolog Esma ÇERÇİL

Bir Yeni Yıl Hediyesi: Kederinizi Yönetin/ Sosyolog Esma ÇERÇİL

Size bir yeni yıl hediyesi vermeme izin verin. Bu hediye okurken belki içinizi karartabilir ve “Bu mu yeni yıl hediyesi!” diye düşünmenize neden olabilir ancak bu hediyemi kabul ederseniz hayatınızda muhteşem bir dönüşüme şahit olabilirsiniz.

Yeni yıl hediyeniz: En sarsıcı travmalarınızda dahi nasıl ayakta kalabileceğinizin, acıyan canınızın nasıl daha az yanacağının ipucudur.

Aslında hepimizin bu ipucuna ihtiyacı var çünkü hepimiz hayatın tokadını yiyoruz. Bence bu hediyeyi kabul etmelisiniz çünkü hepimizin acımızı dindirmeye ihtiyacı var. Ama önce sizinle bir anımı paylaşmak istiyorum.

Benim anım herkesin başına gelen gibi (henüz bazılarımızın başına gelmemiş olabilir ancak muhakkak bir gün bunu hepimiz yaşayacağız) bir yakınımı, canımdan bir parçayı kaybetmemle ilgili.

Bundan yaklaşık 2 yıl önce sevgili babamı toprağa verdim. Boyun fıtığından ameliyat olmuştu. Ameliyat riskliydi (şeker hastasıydı) ancak başarılı sonuçlanmıştı. Taburcu edileceği gün iş yerimdeydim. Sabah babamla konuştum, her şey iyiydi. “Endişelenme kızım, Aydın (eşim) bizi almaya geliyor, sen de akşam iş çıkışında gelirsin.” dedi ve ben de gönlüm rahat bir şekilde “Peki” deyip akşam olmasını bekledim.

Aradan 2 saat geçti. Eşim beni aradı ve “Esma, baban biraz kötüleşti, acile kaldırdık, gelsen iyi olur.” dedi. O anda kalbime bir bıçak saplandı; gerçeği anlamıştım ve aklımı kaybetmeye başladım. İşten uçarcasına hastaneye doğru yola çıktım. Vardığımda artık çok geçti. Babam hayata gözlerini yummuştu. Neye uğradığımı şaşırdım çünkü babam taburcu edildiği gün 2 saat sonra evine 2 dakikalık mesafe kala bize veda etmişti. 

Canım feci yanıyordu. Her şey bir oyun gibiydi. Bu, gerçek olamazdı. Biz akşam birbirimize sarılacak, başarılı geçen ameliyatı kutlayacaktık. Evet, ben babama sarıldım; onun na’şına ama o bana sarılamadı.

Bir inkâr sürecine girmiştim. Aklım bu olanları kabul etmiyordu. Nasıl olur da; “Gönlünüz ferahlayabilir, artık tehlike kalmadı.” denildikten sonra birdenbire bir yok oluşla karşı karşıya gelmiştim! Bu ecel miydi yoksa bir ihmalkârlığın sonucu mu? Birisi benimle dalga geçiyor olmalıydı!

Zaman geçtikçe kızgınlığım gittikçe artmaya başladı. Öfke doluydum. Hayata çok kızgındım. Sürekli sorguluyordum. İçimdeki patlamalar bir an olsun durmuyordu ve ben sürekli; “Neden, neden, neden!” diye soruyordum.

Kızgınlığım yerini giderek başka düşünceler üretmeye bıraktı. Babamın bizi terk etmiş olduğunu değil de bir yolculuğa çıktığına kendimi inandırmaya çalışmaya başladım. Babam gemiciydi ve her gittiğinde bir yıl sonra dönerdi. Bu gidişin de tekrar bize döneceği bir süre olduğuna kendimi ikna etmeye çalıştım. İçten içe hayatla pazarlığa tutuşmuştum. O, bize geri dönmeliydi.

Dönmedi. Zaman geçti ve babam dönmedi. Artık dönmeyeceğini biliyordum. Gerçek, gün gibi yüzüme çarptı ve ben tuttuğum yasın en derin acısını hissetmeye başladım. Hayat anlamsızlaştı, her şey gözüme bomboş görünmeye başladı. Yaşamak ne aptalcaydı! İçimdeki boşluk beni giderek daha fazla yutuyordu. Bir an kendime geldim ve bu acıya yenilmemeye karar verdim. Yaşadığım depresyonu hayatımı rutininde yaşamaya devam ederek ayakta atlattım. Zordu tabi, hiç kolay olmadı ama yaşamaya devam etmek zorundaydım. Bu dönemde kendimi depresyondan çıkarabilmek için işime dört elle sarıldım (iyi ki işim vardı), bugüne değin hiç olmadığı kadar yüksek sesle çokça müzik dinledim. Beni görenler; “Sen çabuk atlattın, benimki yıllarca sürdü” dedi. Ama bilmiyorlardı ki henüz atlatamamıştım, sadece atlamaya çalışıyordum.

Bu davranışımı zor olsa da devam ettirdim. Kendimi bir an bıraksam depresyonun dibine düşeceğimi biliyordum ama çok şükür ki hayatta olan sevdiklerim var, bir de ben varım. Bizim için devam etmeliydim. Yaşam, bir armağandı ve sonu geldiğinde her şey gibi onu da teslim etmek zorundaydık. Bu düşüncelerle ve hayatıma kaldığım yerden devam ederek zamanla babamın vefatını kabul etmeye başladım. Bugün biliyorum ki O artık yok ve geri dönmeyecek. Gerçeği kabul ettim ama acım her ne kadar azalmış olsa da duyduğum hüzün devam ediyor.

***

Sizler de belki böyle belki de çok daha acı gerçeklerle yüzleştiniz veya belki de henüz yüzleşmediniz. Ama işin gerçeği şu ki hayat ne yazık ki bir gün hepimiz için sona erecek. Kayıplarımız sadece bu hayata gözlerimizi yuman canlarımız değil birçok şey olabilir. Aslında her an kayıp yaşayabiliriz. Bunun farkında olarak mı yaşıyoruz yoksa bu gerçeği görmezden gelerek mi? İşte en büyük körlük budur; gözlerimizi gerçeğe yummak.

Hayal kırıklıkları, umutlarımızın son bulması, artık ümit edecek filizlerin yeşermemesi… tüm bunlar da aslında birer kayıp. Çok sevdiğimiz bir insanın bizi aniden terk etmesi, işten çıkarılma, haksızlıklarla karşı karşıya gelme, şiddetli hastalıklar ve daha nicesi için durum aynı. Hepsi birer kayıp. Peki, bizler bize böylesine şiddetli bir acı yaşatacak travmatik durumlarla karşılaştığımızda içsel olarak ne yaşıyoruz? İçimizde hangi fırtınalar kopuyor? Sessiz çığlıklarımız aslında ne söylüyor? İşte bunun cevabını bize İsviçreli bir psikiyatrist olan Elisabeth Kübler-Rose, “Kederin 5 Aşaması” isimli meşhur araştırması ile veriyor. Rose, araştırmasında insanların karşı karşıya kaldıkları travmalardan geçiş süreçlerini 5 aşama ile anlatmış. Bu çalışması ile de bizlere etkili bir yöntem bırakmış ve hatta bıraktığı bu yöntemle zihnimizde farkındalık ışığının yanmasını sağlamıştır. Bu değerli çalışmayı özümseyen ve bir şokla karşılaşmadan önce onu hayatında uygulayan herkes kederden çok daha hızlı bir şekilde içsel tatmine ulaşmayı başarmıştır. Elbette seçim her bireyin kendisine aittir. Rose, bizlere bilimsel bir bilgi bırakmış, ben de bu bilgiyi sizlere aktarıyorum.

Rose’a göre kederin 5 aşaması şöyle;

  • İnkar
  • Kızgınlık
  • Pazarlık
  • Depresyon
  • Kabullenme

Bu aşamaları incelersek;

  • İnkar:

Özellikle hazırlıksız yakalandığımız şok yaşatacak ani durumlarla karşılaştığımızda yaşadığımız bir süreçtir. Aldatılma, bir yakınımızı kaybetme, kendimizin ya da canımızın bir parçası saydığımız birinin karşılaştığı kanser gibi travmatik durumlarda ortaya koyduğumuz tepkidir. Bu gibi durumlarda olayı yok sayar, bir hata olduğunu düşünür, her şeyin eskisi gibi devam edeceğine inanmak isteriz. İnkâr süreci, gerçeği kabul edemediğimiz sarsıcı bir durumdur. Bu dönemde bilinçsizce hareket eder, tıpkı ruhumuz çekilmiş gibi bir boşlukta sallanırız. Bu bir şok anıdır ve derin bir acı duyulur ancak acı o kadar derindir ki onu aynı anda hem hisseder hem de hissedemeyiz. (Benim örneğimde; “Birisi benimle dalga geçiyor olmalı!”)

  • Kızgınlık:

İnkâr süreci yerini zamanla olay hakkında sorgulamalara bırakır. Bu olayın başımıza niçin geldiğine mantıksal cevaplar aramaya başladığımız andan itibaren kızgınlık hissi ortaya çıkar. Başımıza gelen duruma büyük bir öfke duyarız.  “Bu niçin benim başıma geldi? Neden ben? Ben bunu hak edecek ne yaptım?” gibi sorular sormaya başlarız. Hatta hayatın adil olmadığına kanaat getirir, Yaradın’ı suçlarız. (Benim örneğimde; “Neden, neden, neden!”)

  • Pazarlık:

Gerçek gittikçe yerini daha da sağlamlaştırmaktadır ve buna inat biz ise hala onu değiştirmenin beyhude çabası içindeyizdir. İşte bu nedenle bu aşama her şeyle, herkesle ve dahi hayatla pazarlık masasına oturduğumuz bir süreçtir. Bu süreçte “Eğer” ile başlayan taleplerimizi dile getiririz. Amacımız acımızı biraz olsun katlanabilir bir seviyeye indirebilmektir. (Benim örneğimde; “Babamın bir gemi yolculuğuna çıkmış olması”)

  • Depresyon:

Artık olan biteni boynumuzu bükerek kabul ettiğimiz acılı bir süreçtir. İçsel patlamaların yaşandığı, anlamsızlığın kol gezdiği, her şeyin boş geldiği bir dönemdir. Tuttuğumuz yas bizi derin bir boşluğa atmıştır. Çırpınırız ancak sesimizi kendimiz bile zor duyarız. Bazı kişiler bu süreci ayakta atlatır, bazıları ise ilaçla. Depresyon dönemi en zor dönemdir. Bazıları için kolay geçer, bazıları için zor. Bu da kişinin psikolojisinin ne kadar sağlam olduğuna göre değişir. (Benim örneğimde; “Babamın artık dönmeyeceğini biliyorum! Buna nasıl katlanacağım”)

  • Kabullenme:

Kabullenme, durumun gerçekliğini hazmettiğimiz, gerçekle barıştığımız ve artık hayatımızın normal seyrine dönmesini anlatır. Acımız son bulmamıştır ancak hayatımızı avuçlarımızdan çekip almamıştır da. Acı, yerini artık sadece hüzne bırakmıştır. (Benim örneğimde; “Hayatıma kaldığı yerden devam ediyorum!”)

***

Rose’un bu çalışması gerçekten dahiyanedir ve bizim için harika bir hediyedir. Hayat zorludur çünkü gerçekler acıdır ve en acı olan gerçek de bu acı gerçeklerden hiçbirimizin kaçamayacağı gerçeğidir. Oysa hepimizin canı çok değerlidir ve hepimiz iyi hissetmeyi hak ediyoruz. İyi hissetmeyi ve iyi hislerde kalabilmeyi istiyoruz. Bu elbette yüzde yüz gerçekleşmez ancak gerçekleşme oranını artırmak bizim elimizde. Tek yapmamız gereken şey bir seçimde bulunmak. Nasıl yaşamak istiyoruz? Acılara yenilerek mi yoksa acıyı azaltıp iyi hissederek mi? Bence iyi hissederek yaşamayı tercih etmek hakkımız olan iyi yaşamaktır.

Eğer siz de benim gibi iyi hissederek yaşamayı tercih ediyorsanız, gelin bu 5 aşamayı hayatımızın her alanına travma bizi bulmadan önce adapte edelim. Aksi halde çok geç olabilir, zira depresyon zorlu bir süreçtir ve oradan çıkamayan niceleri var.

Şunu düşünün; tek nefeslik bir yaşam hakkımız var. Her ne kadar bunu bu şekilde düşünmeden yaşasak da işin gerçeği bu ve her an o tek nefesi alamayabiliriz. Zaten ne kadar yaşayacağımız belli değilken bir de acı çekerek yaşamanın neresi mantıklı? Tam şu anda acı anlarda bu 5 aşamadan geçtiğimizi bilerek travma bizi bulmadan bu yöntemi zihnimize kabul ettirebiliriz. Bunun için zihnimize şimdiden bir acıyla karşılaştığımızda ne düşüneceğinin komutunu verebiliriz. Bunu bir kez tamamen bilinçli olarak yapmamız yeterlidir (Bunun anlamı bu verdiğimiz komutu bir daha unutmamak ve vakti geldiğinde işleme koyabilmek). Bunun için tam o anda (şu anda) zihnimizin % 100 dikkatini şu cümlelere verebiliriz;

Hazırlıksız yakalandığım bir acı ile karşı karşıya kaldığımda ilk olarak onu inkâr edecek, daha sonra şiddetli bir kızgınlık duyacak, sonra anlamsız bir pazarlığa girişeceğim. Tüm bu süreçleri aştıktan sonra depresyonla yüzleşeceğim. İşte o anda biliyorum ki eğer izin verirsem depresyona kapılırım ama ben iznimi yaşamaya devam etmekten yana kullanmayı tercih edeceğim ve artık bileceğim ki acının en yakıcı aşamalarını bu zihinsel programlama ile daha kolay ve hızlı bir şekilde atlatacak, gerçeği daha çabuk kabul edeceğim. Hala biraz canım yanacak olsa da bu aslında bir acı değil, sadece hüzün. Ve bu hüzün ben yaşadıkça benimle olacak ama hayatımı yaşamamı ve iyi hissetmemi engellemeyecek.

***

Bu aşamalar hissetme ihtimalimiz olan her üzüntü, kaygı, korku, hayal kırıklığı gibi duygu için önceden önlem almamızı sağlar. Şimdi bir düşünün; en son ne zaman hayal kırıklığı yaşadınız; terk edildiniz, hakkınızı alamadınız, iyi niyetiniz suiistimal edildi, bir yakınınızı kaybettiniz? O dönemde bu aşamaların hangilerinden geçtiniz? Neler hissettiniz? Nefes almaya devam ettiğimiz sürece birçok hayal kırıklığı yaşayacağımız kesin. Bunları yazdığım için belki bana da kızıyorsunuz ama ne yazık ki gerçeği yazmak zorundayım, aksi sizi kandırmak olur. Bu nedenle bundan sonraki yaşayacağımız hayal kırıklıklarının acısını hafifletebilmek için şimdiden önlem alalım. O halde;

  • Ne tür beklentileriniz var?
  • Kimlerden, hangi durumlardan ne gibi beklentiler içindesiniz?
  • Beklentilerinizle gerçekte olanlar uyuşuyor mu? Eğer uyuşmuyorsa uyuşturabilir misiniz? Eğer uyuşturamıyorsanız onlardan vazgeçebilir misiniz?

Beklentilerinizi yönetin, yaşayacağınız acıyı şimdiden önleyin. Gerçekten iyi hissetmek istiyorsanız hayalinizdeki gerçekle yaşadığınız gerçek arasındaki farkı minimuma indirin, hatta yapabiliyorsanız farkı kapatın. Özetle, yaşadığınız gerçeği olduğu haliyle kabul edin. Ne kadar acı olsa da gerçeği kabul etmek kendimize yapacağımız en iyi davranıştır.

Kederin 5 aşamasından ilk dördünün acı bir şekilde yaşanmasının nedeni, beklenti çıtasının çok yukarılarda olmasıdır. Beklentilerimizi gerçekle aynı seviyede tutabildiğimizde acı ne kadar yakıcı derecede (ölüm gibi) gerçek olsa da hissedeceğimiz keder canımızı yakmayacak yerini hüzne bırakacaktır. “İnsan ölüm gibi bir kaybın kederini nasıl yaşamaz, bunun vicdan azabını çekmez mi!” diye düşünebilirsiniz ve bu nedenle şu an bu yazdıklarıma zihniniz direnç bile gösterebilir. Eğer öyle ise hala gerçeğe gözlerinizi açmamışsınız demektir, zira gerçek bizi bir gün mutlaka ensemizden yakalayacaktır. İşte bu, acı gerçekle karşı karşıya kaldığınızda yaşayacağınız kederin maksimum olacağını gösterir. Eğer zihniniz direnç göstermiyorsa sadece bir hüzün bulutu sizi saracaktır.

Kendinize bir iyilik yapın ve şu andan itibaren kederinizi o sizi bulmadan yönetmeye başlayın.

Gerçek mutluluğun anahtarı daimi içsel huzurdur. Bunu yapmanın yolu ise kederi yönetebilmektir.

Daima içsel bir tatminde kalmanız dileği ile…

Sevgiyle…

Yazar: Sosyolog Esma ÇERÇİL

loading...