Duygusal Sağırlık

    İlk defa psikoterapist Peter Sifnoes tarafından kullanılan alexithymia sözcüğü, etimolojik olarak ele alındığında duyguların sözle ifade edilememesi biçiminde dilimizce çevrilebilir ve sözlük anlamı ile duyguların anlaşılması, işlenmesi ve betimlenmesinde eksiklik biçimde anlaşılabilir. Dilimize gündelik yaşam içinde kullanılmak üzere duygusal sağırlık olarak çevirebileceğimiz alexithymia, kuramsal çerçevede bireyin duygularını betimlemede ve açıklamada yetersizlik olarak düşünülebilir. Duygusal sağırlığın temel özellikleri, bireyin topluma olan bağlarını ve diğer bireylerle olan ilişkilerini bozmasına yol açması ve bunun sonucu olarak diğer insanlarla empati kurma konusunda zorluklarla karşılaşmaları ve duygusal tepkiler vermede yetersiz kalmalarıdır.

    Gündelik yaşantımızda etrafımızdaki insanlarla dengeli ve uyumlu bir şekilde yaşamanın önemli unsurların birisi duygu, yaşadığımız ortamlardaki uyarıcıları algılanması sonucu ortaya çıkan duyuşsal bir durum olarak bilinir.  Yine de duyguyu betimlemek yerine onu oluşturan bileşenlerden yola çıkarak tanımının yapılmasının oldukça zor olduğunu söylemek de olasıdır. Bu bağlamda, duygunun kesin ve net bir tanım içerisine sıkıştırılması mümkün değildir. Daha da önemlisi, duygularımızın, düşüncelerimizden bağımsız olmaması ve akılcı kararlarımızda bile duygularımızın etkin olmalarıdır. Bu durum ise, duygularımızı gündelik yaşamımız içinde daha da önemli bir konuma taşımakta, duygusal sağırlığın bireylerin yaşantılarını önemli ve bir o kadar olumsuz bir ölçüde etkileyebileceğini göstermektedir.

    Duygusal sağırlık yaşayan bireylerin bağımlı kişiler olmaya yatkın ve benlik algılarında sorun yaşadıklarını söylemek olasıdır. Bir başka ifade ile iletişimde ve üretkenlikte sıkıntılar yaşayan duygusal sağırlar, duygularını ifade edememenin sonucu olarak fiziksel ve ruhsal sorunlar yaşayabilirler. Bu noktada sormamız gereken kritik soru, bireylerin neden duygusal anlamda sağırlaştıklarıdır. Bu soruya belirgin bir cevap vermek zor olmakla birlikte, günümüzde modern insanın yalnız olduğu biçimindeki dramatik gerçeği kabullenmek durumundayız. Bu durumda da, günümüz insanın neden bu denli yalnız olduğu sorusunun cevabını bulmak zorundayız. Daha da önemlisi, bu yalnızlığın bir sonucu olarak duyguların fark edilmeği gerçeğini de anlamak zorundayız.

    İlişkilerimizin günümüzde karmaşık olduğu kadar yüzeysel olduğu gerçeğini kabullenmek durumundayız. Aile içerisinde iletişimin yüzeyselleşmesi, çocuklarla iletişim için yeterince zaman ayrılmaması, iletişimde derinliğin kaybedilmesi, bireysel ve toplumsal deneyimlerin sonucunda güven duygusunun aşınması, bireylerin iletişim için yöneldiği sosyal medya içerisinde kaybolması, doyumsuzluk duygusunun yerleşik bir konuma erişmesi gibi birçok nedenin insanı yalnızlaştırdığını söylemek mümkündür. Daha geniş bir bakış açısı ile iletişimin azalması ve yüzeyselleşmesi, duygularımızın derinliklerinin azalması gibi acı bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka ifade ile içimizde barındırdığımız yüzlerce çeşit duygunun ifade edilmesi belirgin ortam ve kişilerin bulunamamasının bize duygusal sağırlık olarak dönmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak düşünülmelidir. Yine de duygusal sağırlığın bir hastalık değil kişilikle ilgili bir sorun olduğunu, sosyo-kültürel etkenlerin bu sorunun gelişmesinde etkin bir role sahip olduğunu eklemek de gereklidir.

    Bu noktada duygusal sağır kimdir? sorusunun cevabını arayabiliriz. Öncelikle, duygusal sağırlar, duygularını tanımlamada yetersizlik yaşarlar ve bulundukları ortama ve insanlara yabancıdırlar. Kendilerini rahatsız veya rahat gibi çok genel sözcüklerle ifade ederler, sohbetleri benzer konuları tekrarlama biçiminde gelişir. Duygusal sağırlıkları yüz ifadelerinden kolayla anlaşılabilir. İkinci olarak, zekâlarını duygularını saklamak için kullanırlar ve hayal dünyaları kısıtlıdır. Özlemleri, tutkuları, fantezileri ve hayalleri renkli değildir. Bu nedenle yaratıcılıkları sınırlı ve zayıftır. Üçüncü olarak, duygusal sağırlar işlemsel düşünme becerilerini kullanarak bulundukları ortam ve kişilere uyum sağlama, pragmatik ve mekanik bağlam içinde somut düşünceler geliştirebilirler. Bu nedenle, duygusal iletişim kuramasalar da ilişkiler kurabilir ve geliştirebilirler ve çevrelerindeki insanlarla sorunsuz bir şekilde ilişki içerisinde olabilirler. Bu genel çerçeveyi biraz daha ayrıntılı hale getirmek adına, duygusal sağırların ayrıntılar üzerinde yoğunlaşma, bedensel ağrılardan yakınma, nevrotik eğilimlere sahip olma, tekdüze bir hayat yaşama gibi özellikleri olduğunu söyleyebiliriz. Ek olarak, empati yapamama, öfke nöbetleri deneyimleme, yalnız kalma arzusu, pasif-agresif yatkınlığı, gerginlik, kuralcılık, konuşma konularında dağınıklık ve tekrarlama, doğal davranamama ve stres hissini reddetme özellikleri taşıdıklarını da söyleyebiliriz. Yine de sıralanan özellikler açısından ölçüt koyarak ve etrafımızdaki insanların davranışlarından yola çıkarak onlara duygu sağırı teşhisi koymak da mümkün değildir. Bu nedenle, duygu sağırlığının düzeyine ve geçici veya kalıcı olduğu konusunda farkındalık geliştirmek gereklidir.

    Duygu sağırlığının klinik tedavisi, uzmanlar tarafından gerçekleştirilebilir. Biz de bu noktada, duygusal sağırlığın çocukluk döneminde gelişen olaylardan kaynaklandığını dikkate alarak, anne ve babalara birkaç öneri sıralayabiliriz. Öncelikle anne ve babalara, sunabileceğimiz en önemli öneri, çocukları ile gerçekçi ve güçlü iletişim kurmalarıdır. Bu amaçla, anne ve babalar çocukları ile yüksek düzeyde bir empati kurmanın yollarını aramalı, çocuklarının duygu ve düşüncelerini anlamaya ve anladıklarını hissettirmeye gereksinim duymalıdırlar. Bu çerçevede, anne ve babaların, çocuklarının sahip oldukları sorunlara karşı duyarlı davranarak, çocuklarının verdiği mesajları doğru okumaları ve anlamaları önemli bir noktadır. İkinci olarak, anne ve babalar, duygularını çocukları ile paylaşmalı, böylece çocukların kendilerini duygusal anlamda ifade etmelerinin önünü açmalıdırlar. Çocukların akranları ile arkadaşlık kurmaları ve geliştirmeleri de anne ve babalar tarafından desteklenmeli ve teşvik edilmelidir. Üçüncü olarak, anne ve babalar çocukları dinlemeli, çocuğun kendisi ile ilgili konuşmaları konusunda cesaretlendirmeli, hayalleri ve rüyalarını söze dökmeleri özendirilmelidir. Bu amaçla anne ve babalar çocuklarına zaman ayırmalı ve oyun oynamalıdırlar. Dördüncü olarak, boşanma, ölüm, kaza gibi hayatımızda meydana yıkıcı ve sarsıcı olayların çocukların duygusal gelişimini ciddi anlamda etkilediği unutulmamalıdır. Bu nedenle, çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim süreçlerinin farkında olarak onlarla konuşurken mantıklı ve gerçekçi olunması gereklidir. Bu tür olaylar ve durumlara yönelik olarak duygularını ve düşüncelerini ifade eden çocukların yargılanmadan ve ciddiyetle dinlenmesi, çocukların duygularını bastırılmadan özgürce ifade edebilmesi açısından önemlidir. Son olarak, anne ve babalar, aşırı koruyucu veya eleştirici gibi sabit bir rol benimsemek yerine esnek ve model oluşturabilecek roller benimsemelidirler. Bir diğer ifade ile anne ve babalar, rollerini duruma göre belirlemeli, sürekli olarak mantıklı ve mekanik davranışlar sergilemek yerine doğal davranmayı tercih etmelidirler. Sonuç olarak, anne ve babaların, çocukları ile yakın, gerçekçi, güçlü ve tutarlı bir iletişim kurmaları başlıca önerimizdir.

     

    Doç. Dr. Selami Aydın

    Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi

    saydin@balikesir.edu.tr

     

    Kaynaklar

    Cooper, D. E., & Holmstrom, R. W. (1984). Relationship between alexithymia and somatic complaints in a normal sample. Psychotherapy and psychosomatics41(1), 20-24.

    Crooks, R. L., & Stein, J. (1988). Psychology: Science, behavior and life. Holt, Rinehart & Winston Inc.

    FeldmanHall, O., Dalgleish, T., & Mobbs, D. (2013). Alexithymia decreases altruism in real social decisions. Cortex49(3), 899-904.

    Freyberger, H. (1977). Supportive psychotherapeutic techniques in primary and secondary alexithymia/discussion. Psychotherapy and Psychosomatics, 28(1-4), 337-345.

    Goleman, D. (2006). Emotional intelligence. Bantam.

    Krystal, H. (1979). Alexithymia and psychotherapy. American Journal of Psychotherapy33(1), 17-31.

    Lazarus, R. S. (1991). Progress on a cognitive-motivational-relational theory of emotion. American Osychologist46(8), 819.

    Lesser, I. M. (1985). Current concepts in psychiatry. Alexithymia. The New England Journal of Medicine312(11), 690-692.

    Lesser, I.M. (1981). A review of the alexithymia concept”, PsychosomaticMedicine, 43 (6), 531-543.

    Sifneos, P. (1988). Alexithymia and its relationship to hemispheric specialization, affect, and creativity. The Psychiatric Clinics of North America,11(3), 287-292.

    Sifneos, P. E. (1972). Is dynamic psychotherapy contraindicated for a large number of patients with psychosomatic diseases?. Psychotherapy and Psychosomatics21(1-6), 133-136.

    Sifneos, P. E. (1973). The prevalence of ‘alexithymic’ characteristics in psychosomatic patients. Psychotherapy and psychosomatics, (22), 255-62.

    Taylor, G. J., Bagby, R. M., & Parker, J. D. (1999). Disorders of affect regulation: Alexithymia in medical and psychiatric illness. Cambridge University Press.

    Young, J.E. (1982). Cognitive therapy and Lonelines . New direction in cognitive therapy. New York: The Guilford Press.