Edip Cansever- Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka

    Edip Cansever- Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka

    IV. Bölüm
    korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı
    bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı
    pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı
    bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı
    ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl
    nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı
    herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti
    olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı
    akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki
    diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı
    bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan
    ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım
    eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki
    hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki
    yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı
    bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik
    her neyse, amcamın namuslu günleri
    neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim
    istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim
    konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini
    bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım!
    bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni
    çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi
    azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda
    polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi
    bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp
    çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim
    siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri
    gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum
    bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum
    gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti
    hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.

    olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor
    bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı
    gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları
    ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir
    dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum
    sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi?
    ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları
    bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum
    dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı
    bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu
    yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki..
    bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi
    kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden
    örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından,
    bir satır başından belki. belki de…
    bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir
    manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden
    kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe
    masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses
    olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen
    her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından
    yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden
    yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani
    bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından
    cinsel bir çekişmeden
    arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış
    içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden
    bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam
    öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek,
    bitimsiz derinleşen
    ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir
    atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden
    gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir
    denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken
    onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her
    şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen
    sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler
    gibi, gelişen artan, kendini biriktiren
    nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir
    pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz
    aşklarından, tanrısız ellerinden
    yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen
    atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen
    böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden
    nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen
    seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici
    vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”
    gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı
    durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o
    vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme
    bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir
    kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından
    bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu..
    bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza
    vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz
    ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim
    yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim
    o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa
    iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta
    durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik
    istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa

    yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun
    diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi
    ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz
    benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi
    ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi
    kapasak mı pencereyi acaba
    geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla
    babanız – daha erken – gelmeyen babanızla
    gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda
    gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında
    ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza!
    gibi oyalansanıza
    girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara
    çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında
    güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha
    biraz oyalansanıza!

    bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    bir söz başka olamaz bir sözden gibi
    bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
    tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    ne gelir elimizden insan olmaktan başka.

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.