Hayatı Paylaşmak

Hayatı Paylaşmak

Yaşadığımız toplumda, genel olarak ataerkil, yani erkek egemen ailelerde büyüdük. Baskın karakter olan babanın yüzünü fazla göremesekte, konulan kuralların ve alınacak cezaların uygulayıcısı anne tarafından, gerek sözlerle, gerek kaş göz işaretleriyle, gerekse tehditle onun onayından geçtiğini öğrendik. Babalarımız işe gider, evimize ekmek getirirlerdi. Annelerimiz genel olarak işe gitmeyip, evinde temizlik ve yemek hazırlamakla birlikte, çocuklarının ve eşinin her türlü işinden sorumluydu. Çocuklar, ev, okul ve sokak arasındaki üçgende büyürlerdi. Ergenlik çağına kadar tüm çocuklar, evi yemek yemek, uyumak ve ödev yapmak için kullanırdı. Okuldan ve evden arta kalan zamanda, ki bu zamanın büyük bir bölümü demekti, sokakta oyun oynayarak geçerdi. Havanın kararmaya başlaması sokağa veda zamanı idi. Herkes bunu bilmesine rağmen, isimleri anneleri tarafından sokak duvarlarında çınlayana kadar içeri girmezlerdi.

Ergenlik zamanına gelen çocukların bir kısmı artık sokağa veda etmek zorundaydı. Bu bir kısım çocuklar, kız çocuklarıydı. Artık büyümeye başlamış, sokakta oynamaları ayıp sayılıyordu. Anneler ve komşu teyzeler öyle söylüyordu. Erkek çocuklar için durum değişmezdi. Sokaktaki yaşamlarına, yaşlarına göre mekanlarda devam ederlerdi. Kız çocukları, bebeklik sonrasındaki ilk çocukluklarından itibaren kendilerine empoze edilen, ev idaresi, yemek yapma stajına başlarlardı. Eve gelen misafirler, kahve ve çay servisi konusunda uzmanlaşmada başrol oynardı. Okuma hakları ellerinden alınmayan şanslı (!) kızlar, okul ve ders sonrası part-time staja devam ederlerdi.

Annelerinin, aile büyükleri ve babaları tarafından ezilmesine tanık olarak yetiştiler, biraz da kinlendiler. Ağabeyleri ya da erkek kardeşleri olan kız çocukları, okul ve sokak haklarının ellerinden alınmasının yanı sıra, evdeki küçük anne modeline zorlanarak, en büyük haksızlıkların, en sevdikleri tarafından bilinçsizce yapıldığını fark ettiler. Sanki var oluş sebepleri erkeklere hizmet etmekti. Daha o yaşlarda sorgulamaya başladılar aynı evde yaşadıkları erkeklerin çıkardığı pijamasının üzerine basarak evden çıkma hakkının nereden geldiğini, onu toplamanın neden bir kadının görevi olduğunu… Ben annem gibi olmayacağım, okuyup çalışacağım, kocamın eline bakmayacağım diyerek hırslandılar.

Büyüdü o kız çocukları… Anne ve babaları çoğu zaman “benim kızımın da eli ekmek tutacak” diyerek destek oldular kızlarının çalışmasına. Çalışma hayatının tüm zorluklarına rağmen orada kendilerine yer edindiler. Kendi aileleri olsun istediler. Evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Eşleri çalışmalarına izin(!) verenler devam ettiler çalışmaya.

Gel gelelim çok yoruluyorlardı artık. Ne yazık ki, iş yerindeki mesaileri bittikten sonra bitmiyordu mesaileri. Yemek yapmak, sofrayı hazırlamak-toplamak, alış verişe çıkmak, temizlik yapmak, çamaşır, ütü, çocukların tüm sorumluğu üzerlerindeydi. Bazen ufacık gibi görünen işler bile gözlerinde büyüyordu. En ufak şikayette “İŞTEN ÇIK O ZAMAN” cümlesinden bıktığı için şikayet etme hakları bile yoktu. Oysa evlenirken verilen sözlerle yaşadıkları ne kadar çelişiyordu. Hayatın müşterek olduğu koskoca bir yalandı. Müşterek olsaydı, işten gelince eşler televizyonun başına değil mutfağa geçerdi, yemekten sonra görev yerine geri dönüp uyuklayan değil yardımcı olan bir eş olurdu. Annem gibi olmayacağım derken annelerinden beter olmuşlardı. Üzerlerine atfedilen görevleri yaparken gün geçtikçe daha da bıkkın ve isteksiz oluyorlardı. En zorlarına giden de çocuklarıyla zaman geçirememekti.

O koşuşturma içinde bile elinden geldiğince çocuğun uyku saati gelmeden oyun oynamaya özen gösteriyorlardı. Uzmanlar çocuklarınızla uzun zaman yerine kaliteli zaman geçirmek önemli diyorlardı. Bunu sadece kadınlara söylemiyorlardı uzmanlar, ama eşleri işten dönünce hep çok yorgun olduğu için çocuklarla kaliteli zaman geçirmekte kadının göreviydi. Aslında bunu yapmak ona görev gibi gelmiyordu aksine mutlu oluyordu ama arada kendisi de “çocuklarıyla kaliteli zaman geçiren baba”yı izlemek istiyordu.

Kim icat etmişti acaba bu görevlerin kadınların olduğunu? Yemek yapmayı beceremeseler aşçılar, dikiş dikemeseler terziler, temizlikten anlamasalar temizlik firmasında çalışanlar, servis yapamasalar garsonlar, ütü yapamasalar tekstilde çalışanlar arasında erkekler olamazdı. Demek ki, bu bir yetenek işi değildi. Öğrenmeyle alakalıydı. Özellikle anneleri çalışmayan erkeklerin doğal olarak bunları öğrenmesi zordu. Çocukluktan beri her şey annesi tarafından önüne sunulan erkek, eşinden de aynı hizmeti bekliyordu. Varılan nokta yine kendisi gibi bir kadına dayanıyordu. Annesi ağabeyini nasıl yetiştirdiyse, kayınvalidesi de eşini öyle yetiştirmişti. Çünkü onlarda annelerinden öyle görmüşlerdi.

Erkekler de kendilerine bu şekilde empoze edildiği için evle ilgili yapılan işlerin çoğunu kadın işi olarak görürler. Çıkardığı çamaşırları kirli sepetine götürmek, yemek yediği tabağı kaldırmak, yattığı yatağı düzletmek, pijamalarını dolabına yerleştirmek, hatta bazen ne giyeceğine karar vermek bile kadına aitti. Eşlerine yardım edenler, hemcinsleri tarafından “kılıbık” olarak adlandırıldığı için aralarında bu konunun bahsi pek geçmez. Konuşulmadığı için de eşe yardım etmek fazla yayılamaz.

Birçok erkek artık eş seçiminde, belli bir kültür düzeyine sahip, okumuş, çalışan kadınları tercih ediyor. Daha refah yaşabilmek adına yapılan bu tercih, erkeğin belki de farkında olmadan sadece kendi refahı üzerine kuruludur. Çünkü böylelikle evin geçimi ve harcamaları için gerekli olan nakit girdisi tamamen kendi sorumluluğundan çıkacak ve eşi hem işe gidecek hem de evdeki görevlerini yapacaktı. Oysa ortak kurulan bu hayatta kadın için her şeyi paylaşmaktır önemli olan. Nasıl ki kazanılacak para sorumluluğu ortaksa, evin diğer işleri de ortak olmalı.

Burada yine büyük görev kadınları bekliyor. Erkek çocuklarımızı annelerimiz gibi yetiştirmeyeceğiz. Onları hayata hazırlarken yemek yapmayı, evin nasıl temizlendiğini, dağınık odasını kendisinin toplaması gerektiğini, eşine yardım etmenin ayıp olmadığını, hayatın her konuda paylaşılmasının nasıl olabileceğini öğreteceğiz. Belki bizler kendimiz için değil ama, bizden sonra gelecek nesiller adına bunu başarabiliriz.

Serap ŞAŞMAZ ALACA

loading...