Modern bir kara roman: Baudelaire Paranoyası

Modern bir kara roman: Baudelaire Paranoyası

Ken Bruen Baudelaire Paranoyası’nda suç ve suçlular dünyasının içine dalıyor. Bu dünyanın insanlarını ilişkilerini,değerlerini,suçu sıradanlaştıran toplumsal hayatı didikliyor.

A. Ömer Türkeş’in Haberi

İrlandalı yazar Ken Bruen’tn Baudelaire Paranoyası sıradan insanların maddi arzuların kışkırtmasıyla suça itilişini konu edinen hikâyesiyle Fransız “Kara Roman”ını andırıyor. Yazarın daha önce Türkçeye çevrilen romanlarını okuyanlar İçin sürpriz değil. Gerek Jack Taylor dizisinden Ahlaksızlar ve Papaz da gerekse de Londra Bulvarında “kara” anlatılara ilgisini ve saygısını açıkça ortaya koymuştu Bruen.

Baudelaire Paranoyası’nın kahramanı ve anlatıcısı bir şirkette muhasebe defterleri tutan, orta sınıftan, kendi halinde, giyimi-kuşamı. fiziksel görünümüyle her açıdan sıradan bir adam. Sevgilisi Brenda ile heyecandan uzak bir ilişki sürdürüyor. Kentin mütevazı bir semtinde, annesinden miras kalan bir evde yaşayan, Brenda ve eşcinsel arkadaşı Brad’den başka yakın bir ilişkisi bulunmayan Michael’in tek aşırılığı müzik seti ile opera koleksiyonu.

Michael’in sıradan hayatı bir gece vakti bir barda tanıştığı güzel olmasa da çekici ve dengesiz bir kadınla, Laura ile karşılaştığında, hele ki Laura’nın zenginlerin yaşadığı Regent Caddesindeki dairesine adımını attığında değişecektir.

Laura’nın babası Harold Benton Michael’e gözünü dikmiştir. Baudelaire hayranı, neoliberal dönemde mantar gibi biten yeni ve şaibeli zengin tiplerindendir Harold; “…çok usta bir manipülatördür. Bahis bürolarında, seyahat acentelerinde, hamburger zincirlerinde, golf kulüplerinde, otellerde ve daha birçok yerde hisseleri var. Sayısını sadece kendi bilir. Vicdanı yoktur. Tanıştığı herkese bir şekilde ihanet eder ve genellikle onlardan çıkar sağlar.”

Paranın gücüyle kendisinde istediği her şeyi elde etmek, başkalarının hayatlarını yönetmek hakkını gö¬ren Harold Benton sunduğu imkân ve vaatlerle sadece Michael’in değil, İdealist bir öğretmen olan Brad’ın ya da mantıklı ve sekssiz bir sekreter olan Brenda’nın aklını çelecektir.

Sonuçta Harry’nin kötücül yönü hepsini öyle kışkırtır ki her biri birer modern zaman Faust’una dönüşür. Arzular kabardıkça ilişkiler çirkinleşecek, işler karışacak, elde ettiklerine rağmen Michael için Harold’u öldürmek fikri takıntı haline gelecektir; “Bütün bu delilikten, bilinmeyenden ve öfkeden, bir şey öğrenerek çıktım; onu öldürecektim”,.,

Harold’dan nefret eden eski karısı Amanda ve Harold’un gangster bozması patronu da işe karışır, olaylar gelişir, cinayetler İşlenir. Sona geldiğinde İlk karşılaştığımızdakinden çok farklı bir Michael vardır karşımızda; “Silahı elime aldım ve hayatım değişti. O kısacık zaman diliminde karmaşadan kesin bir berraklığa geçtim.

Silahın neden eşitleyici olarak nitelendirildiğini ve insanların ellerine alınca neden sapıttıklarını anlayabiliyordum. O anda ve orada birilerini vurmak geldi içimden, kim olursa. Elektrik gibiydi elimde, olması gerektiği yerdeymiş gibi. Profesyonellerde yapıldığını gördüğüm gibi kemerimin arkasına sıkıştırdım ve Amerikan Düşü’nün ta kendisi olduğumu idrak ettim; beyaz, zengin, Bekarımsı….

Daha da iyisi, hâlihazırda birkaç leşim vardı, fakat birinci ligde sayılmazdım, daha değil, ama gün henüz gençti ve bahar yakındı.”

Neoliberalizm çağının “Kara Roman”ı

Polisiye dendiğinde aklımıza bir cinayetin çözümü, katilin kimliği üzerine kurgulanmış, edebiyatı az heyecanı yüksek romanlar gelir. Oysa “Kara Roman”larda katilin kimliği, cinayetin neden ve nasıl işlendiği önemsizdir. Hatta çoğu romanda katil ya da suçlu roman kahramanıdır, Cinayeti ya da suçun işlenme sürecini onun bakış açısından adım adım izleriz.

Ama asıl izlediğimiz suça itilen bireyin trajedisi, suç ve birey arasındaki ilişkinin karmaşık gibi görünen basit yapısıdır. Fransız “Kara Roman”ının önemli temsilcilerinden Manchette’in ifadesiyle “iyi kara roman toplumsal bir romandır, toplumsal eleştiriye dair bir romandır, suç hikayelerini konu eder, ama toplumun veya toplumun bir bölümünün belli bir yerdeki, belli bir andaki portresini yansıtmaya çalışır.”

Ken Bruen’in de Manchette ile aynı düşünceyi paylaştığı kitabının başına eklediği “not’tan anlaşılıyor; “Baudelaire doksanlı yılların başlarında, Londra Thatcher yıllarından sonra hâlâ toparlanmaya çalışırken yazıldı” diyor Bruen ve ekliyor; “Thatcher’ın gölgesi büyük ölçüde kentin üzerindeydi.

0 cinayetin neden ve nasıl işlendiği önemsizdir. Hatta çoğu romanda katil ya da suçlu roman kahramanıdır, Cinayeti ya da suçun işlenme sürecini onun bakış açısından adım adım izleriz. Ama asıl izlediğimiz suça itilen bireyin trajedisi, suç ve birey arasındaki ilişkinin karmaşık gibi görünen basit yapısıdır.

Fransız “Kara Roman”ının önemli temsilcilerinden Manchette’in ifadesiyle “iyi kara roman toplumsal bir romandır, toplumsal eleştiriye dair bir romandır, suç hikayelerini konu eder, ama toplumun veya toplumun bir bölümünün belli bir yerdeki, belli bir andaki portresini yansıtmaya çalışır.”

Ken Bruen’in de Manchette ile aynı düşünceyi paylaştığı kitabının başına eklediği “not’tan anlaşılıyor; “Baudelaire doksanlı yılların başlarında, Londra Thatcher yıllarından sonra hâlâ toparlanmaya çalışırken yazıldı” diyor Bruen ve ekliyor; “Thatcher’ın gölgesi büyük ölçüde kentin üzerindeydi.

0 zamanlar hâkim olan ruh halini betimlemek isteseniz, en uygun sözcük paranoya olurdu herhalde. Seksenli yılların ekonomik kriziyle başları hâlâ dönmekte olan varlıklı kesim özellikle gergindi ve karışıma belli uyuşturucuları da ekleyince ciddi bir asabiyet durumu ortaya çıkıyordu Kokainin fiyatı tavan yapmıştı ve tetikleyici unsur paraydı, çoğu karşılaşmada olduğu üzere. Hararetli akşam yemeklerinin konusunu beyaz yaka cinayetleri oluşturuyordu.

“Para, seks ve güç”ten oluşan olağan şüpheliler tarafından baştan çıkarıldıklarında “güvenli” mesleklere neler olabileceğini araştırmak istiyordum: Bir muhasebeciyi al, onu en tehlikeli sokaklara sok ve ne yapacağına bak. Yurttaşlarımızın en yavanının ne kadar güvende olduğunu sorgulamak istedim. İşin içine biraz da Baudelaire kattın mı hangi zamanda olsa kefelerin dengesini bozarsın. Dengesini yitirmiş bir İngiliz erkeğinden daha tehlikeli pek az hayvan vardır.”

İlk “KaraRoman”lar ABD’nin ekonomik bunalım döneminde ortaya çıkmışlardı. Baudelaire Paranoyası kapitalizmin yeni dönemine, neoliberal politikalara karşılık geliyor. Eski ve yeniyi kıyasladığımızda, görünen o ki kapitalizmin daha vahşi, daha kirli, çürük ve adi bir safhasındayız.

Bir muhasebeciyi bir katile dönüştüren süreç, süreci tetikleyen ekonomik ve toplumsal koşullar, bizi de yakından ilgilendiren böyle bir hayat tam da “Kara Roman’lık değil mi? Ken Bruen de bunu yapmış işte, çok ekonomik bir dil ve keskin bir suç kurgusuyla 1990’lann İngilteresi’ni teşrih masasına yatırmış.

Her yanı kirlenmiş, kriminalleşmiş bir dünya bu. Önceki romanları gibi Baudelaire Paranoyası’nın da hikâyesi basit. Polisiye türe edebiyat lezzeti katan yazar olarak tanınan Bruen romanlarına çekiciliğini veren bu basitlik. Suçun biçimsel estetiği ile uğraşmıyor; karmaşık, sofistike cinayetler üzerine kafa yormuyor.

Suç ve suçlular dünyasının İçine dalıyor, bu dünyanın insanlarını, ilişkilerini, değerlerini, suçu sıradanlaştıran toplumsal hayatı didikliyor, kişilerin iç dünyasını kısa ve keskin cümleler, hatta sözcüklerle sergiliyor. Ken Bruen sevdiğim bir yazardı. Baudelaire Paranoyası ile bir kez daha güven tazeledi.

Kitapla ilgili teknik ayrıntı ve sipariş şartları için tıklayınız

loading...