Niye aziz beyni bu kadar pahalı acaba?-OSHO

    Niye aziz beyni bu kadar pahalı acaba?-OSHO

    “(KENDİNİ) GELİŞTİRMEK HAYAL BİLE EDİLEMEYECEK KADAR UZUN ZAMAN ALIR…”
    Bu böylesine uzun bir zaman almak zorundadır çünkü gölgelerle savaşıyor olacaksın. Onları alt edemezsin, yok da edemezsin. Üstelik onlarla savaştıkça varlıklarına daha da fazla inanırsın. Kendi gölgen ile savaşırsan zafere ulaşmanın en ufak bir ihtimali olduğunu mu sanıyorsun? Bu imkansız. Ve zaferin imkansız olma nedeni gölgenin senden daha güçlü olması değil. Tam tersi: gölgenin HiÇ gücü yok, HiÇ varlığı yok, ve sen varolmayan bir şeyle savaşmaya başlıyorsun -nasıl kazanabilirsin ki? Enerjin dağılır. Yorulursun ve
    gölge hiç etkilenmez. O yorulmaz. Onu öldüremezsin, yakamazsın, hatta ondan kaçamazsın bile. Sen ne kadar hızlı koşarsan o da aynı suratle peşinden gelir.
    Ondan kurtulmanın tek yolu onun orada olmadığını GÖRMEKTiR. Bir gölgenin gölge olduğunu anlamak özgürlüktür. Sadece anlamak, kendini geliştirmek değil! Gölge bir kez kayboldu mu, yaşamına bir ışık gelir. Güzel kokular da yükselecektir ama bu üzerinde çalışılan bir şey olmayacaktır; dışarıdan gelen bir etki değildir.
    İşte bir aziz ile bir bilge arasındaki fark buradadır. Aziz kendini geliştirme yolunu izler.Mahatma Gandi gibi şiddet karşıtlığını benimser; doğruyu, doğruluğu benimser; dürüstlük ve içtenliği benimser. Ama bunların hepsi birer uygulamadır. şiddet karşıtlığı
    uyguladığında ne yapıyorsun? İçinde aslında neler olup bitiyor? şiddeti bastırıyor olmalısın. Doğru olanı uyguladığında – uygulamak ZORUNDA kaldığında – bu ne anlama geliyor? Sadece bu demek oluyor, içinden doğru olmayan bir şey geçiyor ve sen onu
    bastırıyorsun ve tersini uyguluyorsun, ve doğru olanı dile getiriyorsun. Ama doğru olmayan içinden yok olmuyor. Onu varlığının en dibine itebilirsin; bilinçaltının karanlıklarına gömebilirsin. Ona karşı tamamen ilgisiz kalabilirsin. Varlığını bile
    unutabilirsin, ama oradadır ve içinin derinliklerinden öylesine sinsice bir Bekil de devreye girer ki sen onun pençesinde olduğunu asla fark bile etmezsin – hatta, eskiden onun bilincinde olduğunda bile bu kadar etkisi altında değildin. Şimdi düşman saklanıyor.
    Benim Mahatma Gandi’de gözlemlediğim budur. O Şiddet karşıtlığını uyguladı ve geliştirdi; ama ben onun hayatını derinlemesine inceledim ve bence 20. yüzyılda yetişen en Şiddetli insanlardan birisi. Ama Şiddeti gayet cilalı; onun Şiddeti öyle sofistike ki neredeyse Şiddet karşıtıymış gibi görünüyor. Üstelik bu Şiddet çok sinsi olduğundan kolaylıkla farkedemiyorsun. Ona Gandi’nin evinin salonunda rastlayamazsın; orada
    bulunmaz. Evin ücra bir köşesinde, hizmetlilerden başka kimselerin uğramadığı bir yerlerde bulunur ama ta oradan Gandi’yi yönetir.
    Örneğin, normalde kızgınsan öfken seni kışkırtan kişiye yönelir. Mahatma Gandi olsa o kişiye değil kendine kızardı. Öfkesini kendine doğrulturdu; içselleştirirdi. O zaman da bu öfkeyi tespit etmek çok zorlaşırdı. Gandi hemen bir oruca başlardı, ölüm raddesine gelir, kendine işkence etmeye başlardı. Ve kendine eziyet ederken sinsi bir Bekilde karşısındakine de ederdi. Onun aşramında, eğer birisi çay içiyorsa…çay aslında gayet masum, ama Mahatma Gandi’nin aşramında günah sayılıyordu. Bu aşramlar insanların içinde suçluluk duygusu yaratarak varoluyorlar; suçlu hissettirmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Bu onların meslek sırrı; o yüzden hiçbir fırsat kaçmıyor. Çay bile olur; kullanılması gerekir. Eğer birisi çay içerken yakalanırsa o bir günahkardır. Bir suç işliyordur -hatta suçtan fazlasını, çünkü günah suçtan çok daha derin bir kavramdır. Eğer birisi yakalanırsa…
    Ve insanlar çaylarını içiyorlardı. Bunu saklanarak yapıyorlardı; saklanmak zorundaydılar. Sırf çay içebilmek için hırsız, -üçkağıtçı, ikiyüzlü durumuna düşüyorlardı! işte senin sözde dinlerinin milyonlarca insana yaptığı da budur. İnsanları spiritüel yapacaklarına onları ikiyüzlü hale getiriyorlar. Çay içmiyor gibi yapıyorlardı, ama arada bir suçüstü yakalanıyorlardı. Ve Gandi aranıyor, bakınıyordu; kurallara kimlerin karşı geldiğini anlamak adına içerde casus barındırıyordu.
    Ne zaman böyle birisi bulunsa o çağrılıyordu…ve Gandi kendini cezalandırmak için oruca başlıyordu.
    “Bu nasıl mantık?” diye soracaksın. Çok basit aslında. Hindistan’da yüzyıllardır uygulanıyor. İşin sırrı Gandi’nin Ģu sözlerinde: “Ben herhalde henüz mükemmel bir Usta değilim, o nedenle bir müridim beni kandırıyor. O nedenle kendimi arındırmalıyım. Beni aldatabildiniz çünkü ben henüz kusursuz değilim. Öyle olsaydım kimse beni aldatamazdı. Mükemmel bir Usta’yı kandırmayı hayal bile edemezsiniz değil mi? Demek ki bende bir
    kusur var.” şu alçakgönüllülüğe bak! Bir de kendine eziyet edip oruca başlıyordu. Gandi oruç tutuyor çünkü sen bir fincan çay içtin. Peki SEN kendini nasıl hissediyorsun? Bir tek fincan çay için üç gün oruç tutuyor! Bu sana ağır gelecek. Eğer kafana vursaydı daha ağır olamazdı.
    Sana hakaret etseydi, cezalandırsaydı, üç gün oruç tutmanı söyleseydi çok daha basit olurdu – ve çok daha insancıl. Ama yaşlı adam oruç tutuyor, kendine işkence ediyor, ve aşramdaki herkes seni suçluyor. Herkes sana büyük bir günahkara bakar gibi bakıyor:
    “İşte SENiN yüzünden Usta acı çekiyor. Hem de bir fincan çay için? Ne kadar aşağılıksın!”
    Gidip ayaklarına kapanabilir, ağlayıp zırlayabilirsin ama Gandi dinlemeyecektir. Onun kendini arıtması gerekmektedir.Bunların hepsi Şiddet unsuru; ben buna Şiddet karşıtlığı demiyorum. Hem de göz göre göre Şiddet, ama öyle sinsice yapılıyor ki tespit etmesi çok zor. Gandi’nin kendisi bile ne
    yaptığının farkında değildi belki – çünkü farkındalık değil Şiddet karşıtlığı peşindeydi ve
    onu uyguluyordu.
    Devamlı uygulayabilirsin…uygulanacak bin bir Şey vardır. Peki hayatında yanlış giden bir sürü şeyden ne zaman kurtulacaksın? Bu hayal bile edilemeyecek kadar uzun bir zaman alacaktır. Ve o zaman kurtulabileceğini mi sanıyorsun? Bu imkansız; kurtulamazsın.
    Ben kendini geliştirerek gerçeğe ulaşan birisine hiç rastlamadım. Hatta, kendini geliştirmeye kalkışan insanlar genelde pek zeki olmuyorlar çünkü en temel anlayışı ıskalıyorlar: biz bir yere gitmiyoruz, Tanrı da elde edilebilecek bir şey değil; Tanrı ZATEN içinde var. Sen Tanrı’ya hamilesin, Tanrı denen maddeden oluşuyorsun. Elde edecek bir şey yok – sadece bir farkındalık, KENDiNE karşı farkındalık gerekiyor.
    New York’ta dünyanın dört bir yanından gelen egzotik yiyecekleri satan bir dükkan var. Geçenlerde Nasreddin Hoca burayı ziyaret etti. Güney Amerika’nın ormanlarından gelme nadide tropik meyveler, Afrika ve Orta Doğu’dan pek çok tuhaf yiyecekler buldu.
    Bir köşedeki tezgahta birkaç tepsi dolusu insan beyni duruyordu. Politikacı beyninin kilosu 1 dolar, mühendisin ki 2 dolar idi, aziz beyninin ise gramı 50 dolardı.
    Tüm beyinler tıpkı birbirine benzediğinden tezgahın ardındaki adama sordu: “Niye aziz beyni bu kadar pahalı acaba?”
    Adam gözlüklerinin üstünden bakarak cevap verdi: “Bir gram beyni elde edebilmek için kaç tane aziz bulmamız gerekiyor, biliyor musun?”
    Benim de sözde azizler hakkındaki görüşüm aynen böyle. Onların pek de zeki insanlar olduklarını düşünmüyorum – temelde aptallar, çünkü insan aptal olmasa kendini geliştirme yolunu izlemez. O sadece bir yol gibi görünüyor; aslında değil. Üstelik sıkıcı ve
    uzun; hatta hiç bitmiyor. Sen bir alışkanlığını değiştirebilirsin; o da başka bir yerde kendini gösterecektir. Bir kapıyı
    kaparsın, hemen bir başka kapı açılır. O kapıyı kapayana kadar bir üçüncüsü mutlaka açılır – çünkü temelde sen aynısın, aynı bilinçsiz insan. Alçakgönüllü olmaya çalışmak seni gittikçe daha egoist yapmaktan başka bir işe yaramayacak. Alçakgönüllülüğün egonu
    tatmin etmenin yeni bir yolu haline gelecek. Sen kendi içinde kendini dünyanın en alçakgönüllü insanı olarak göreceksin – senden daha alçakgönüllüsü yok. Bu egonun kullandığı farklı bir dil, ama aynı anlama geliyor. Dil değişmiş olabilir ama anlam aynı kalıyor; başka bir dile çevrildi diye değişmiyor ki. Önce dünyanın en harika insanıydın, şimdi de en alçakgönüllüsüsün, yani hep özel, hep olağanüstü, hep üstün bir varlık. Önce
    öyleydin, sonra böyle, ama içinde bir şey değişmedi. Kendini geliştirerek hiçbir şey değiştirilemez.
    Adamın biri binlerce dolar harcayıp doktor doktor dolaşarak uykusuzluk sorununa çare arıyordu. Sonunda kendisine yardımcı olabilecek bir doktor buldu.
    “Çok rahatlamış olmalısın,” dedi dostlarından biri, anlayışlı bir tavırla.
    “Öyle ya!” dedi eski uykusuz. “O kadar ki bazen bütün gece uyumayıp eskiden nasıl da acı çekerdim onu düşünüyorum.”Peki o zaman ne değişti? Kendini geliştirmek sana sadece bir yanılgı sunar: bir şeylerin olduğu, bir şeyler yaptığın, harika bir şeylerin olacağı yanılgısı; bugün olmasa da yarın bir şeylerin olacağı. Hornstein tekstil içindeydi, ama işler o kadar kötüydü ki zavallı adam uyuyamıyordu. . .
    “Koyunları say,” diye akıl verdi dostu Slodnick. “En iyi çare o derler.”
    “Ne kaybedebilirim?” dedi Hornstein. “Bu gece denerim.”
    Ertesi sabah eskisinden de uykulu bir yüzle geldi.
    “Ne oldu?” diye sordu Slodnick.
    “Koyunları saydım,” dedi Hornstein. “Elli bine kadar saydım. Sonra yünlerini kırptım ve elli bin tane palto ürettim. Sonra beni bütün gece uykusuz bırakan soruya takıldım: elli bin tane astarı nereden bulabilirim?”
    Bu tip şeyler işe yaramaz çünkü BEYiN aynı ise aynı sorunu farklı şekillerde yaratmaya devam edecektir. Temelde köklerin değişimden geçmesi gerekmektedir; sırf dalları budamak işe yaramaz. Kendini geliştirme de budamaktan ibarettir.

    OSHO
    Martıları Seven Adam