ÖLÜM OLMASAYDI İCAT EDERDİK

    ÖLÜM OLMASAYDI İCAT EDERDİK
    336x280 Reklam Alanı !

    Sonsuza kadar yaşama ihtimali hala çok çekici.Kozmetik ve ilaç sektörü  bu amaca hizmet ededursun bilim dünyası bu fikrin peşini bırakmış değil.
    Fakat durum böyle olunca hayatın anlamı konusu da farklı manalar taşımaya  başladı.Ölüm var diye ölümsüzlük peşinde koşuyoruz ya olmasaydı ölüm! Her  şeyi icat etmeye çalıştığımız,herkesi elimizin altında olmasını istediğimiz
    gibi ölümü de icat eder miydik?
    Herşey sistematik bir döngüyse eğer,zamanla dönüşen herşey bize döner.Biz bunun adına ister buluş diyelim ister değişim.Ben zamanın olgunlaşması da diyorum.Yıllar birikince sadece insanlığı değil kendini de olgunlaştırıyor.
    Zamanla beraber olgunlaşabilen insandır hem ölümle yüzleşebilen hem de ölüm-den kıyı bucak uzaklaşan.Özellikle orta yaş dönemlerinde bu sorgulamalar ve değişim süreçleri başlar.Ancak bilim dünyası bu değişimin ilk yetişkinlik sonları yani otuzlu yaşlara isabet ettiğini de söyler.
    Hayatın anlamı üzerine ilk çalışmalardan birini Vıctor Frankl logo terapisiyle yapmıştır. Ailesi gaz odalarında ölünce logo terapisi üzerinde durmuş
    ve hayatın anlamı üzerine çalışmalar yapmıştır.Frankl ye göre yaşam sınırlıdır.Sınılılığın insan yaşamına anlam kattığını söyler ve bu anlamı insan aramalı der.
    Ayrıca her insanın biricik olduğunu vurgular.İnsanı ayıran üç önemli vasıfı da ruhaniyet,özgürlük ve sorumluluk olarak sıralar.Kişinin sınırlı yaşamda bunları sorgulayarak anlamlandırması üzerinde durur.Bir çok önemli tezleriyle destekleyen varsayımları da atılım gibidir hayata dair.Neticede bir çok bilim adamı da hayatın sınırlı olması gerektiği yani ölüm kavramının yaşanası bir şey olduğunu benimser.Yaşamı anlamlandırmak için kişinin bir amacının olması,değerlerinin olması ihtiyacı yeterlilik hissi duyma ve kendilik değeri ihtiyacının giderilmesi ve yerinde
    yaşatılması gerekir.Bu dört ana ihtiyaç giderilmezse kişi ölüm ihtiyacını daha çok gerekli görür.İşte tamda burda ölümün işlevselliği ya da olmasaydı insan nasıl yaşardı düşüncesi hakim oluyor.Bu bağlamda ihtiyaç duyulan şeyin icatı söz konusuysa  eğer en önemli ihtiyaç ölümün icadı olurdu.Amansız hastalıklara ilişkın ölüme dair yorumumuz kurtuluş olduğunu düşünürsek,altından kalkamaz hatalar ve depresif duygu
    durumlarının en rahatlatıcı buluşunun sonsuzluğa ulaşmak olduğu algısını hatırlarsak alıcısı çok olan bir icat olurdu sanki ölmek.Acı ve ağrının dayanılmazlığını hep yaşamak zorunda kalmak bu icadımızı destekleyecektir.Dünyada tartışılan ötenazi hakkı
    ve hukuki ölüm anlaşmaları da gidişatı bu yönde gösteren delillerdir. Dünyanın sistematik döngüsünden değil tamamen kişisel ihtiyaçlardan kaynaklanan küçük bir durum tespiti bile bize bunu düşündürüyor.Kaldı ki dünyadaki tüm varlıkların ölümüyle birbirlerine hayat verdiklerini ölümün yaşama nasıl da oksijen olduğunu farkettiğimizde sanki daha sevimli bir kavram gibi gelmeye başladı.
    Bu bağlamda zıtlar birbiriyle daha iyi anlaşır hikayesi tam bir safsatadır.Eğer tamamlayıcı ve birbirini tanımlayıcı zıtlık varsa anlamlı olabilir.O da sadece koskoca bir ömürde bir ya da bilemedin iki konuda.Sosyal olmayı seven birinin ortamını yakalayıpta sosyal olamadığı durumda karşısına çıkan sosyal bir eş zıtlık çekimi olabilir.Bunun dışındaki zevkleri uyuşmuyorsa büyük bir itici güç onları uzaklaştırır.Bu yüzden zıtlık hikayelerine kapılıpta aman yanılmayın.Hayata dair pek çok şeyde de zıtlık hikayeleri almış başını gider.Hayat sınırlıyken ölümsüzlüğü aramak ya da ölümlü dünyada hiç ölmeyecekmişcesine yaşamak gibi.

    HÜLYA AYDIN