Psikanalizin Işığında Ebeveyn-Çocuk İlişkileri / Bela Habip

    Psikanalizin Işığında Ebeveyn-Çocuk İlişkileri / Bela Habip
    336x280 Reklam Alanı !

    Bu metinde ebeveyn-çocuk ilişkilerinden ve bu ilişkilerin beraberinde getirdiği kimi zorluklardan söz edeceğim. Tabii bu zorluklardan söz ederken kendi psikanalist kimliğimden hareket ederek, kuramsal ve klinik göndermelere de başvuracağım.

    Öncelikle şunu söylemem gerekiyor: Burada belli bir bakış açısının, yani psikanalizin sözcülüğünü yapmak durumundayım. Bu metne kişisel bir söylemi taşımak gibi bir amacım yok. Fakat psikanalizin bu alanda söylemiş olduğu ve hala söylemeye devam ettiği bir dizi önermesi var. Bu metinde bunları ve kişisel deneyimlerimi paylaşabilirim.

    Psikanalizin önemli tespitlerinden birkaç tanesini ele alarak söze başlayacağım. Ama bundan önce, psikanalizin nasıl bir pratik olduğunu anlatmak istiyorum. Freud 1923’te psikanalizi şöyle tanımlar:

     Başka türlü ulaşılması zor olan ruhsal oluşumların gözlemlenmesini olanaklı kılan yöntem,

     Bu gözleme dayandırılan nevrozların tedavi yöntemi,

     Dolayısıyla, tedricen, bir dizi psikolojik varsayımın oluşturduğu bir bilim dalı.

    Bu tanımlama, psikanalizi “bir dizi psikolojik varsayım’ı içinde barındırabilecek kuramsal bir çerçeve olarak sunmakla kalmıyor, uygulamanın da altını çiziyor: Psikanaliz, uygulamada kimi ruhsal oluşumların (rüyalar, dil sürçmeleri, sakarlıklar, unutkanlıklar vs.) gözlemlenmesini ve bu akıldışı oluşumların, ancak bilinçdışının çözümlenmesiyle anlam kazanmasını olanaklı kılıyor. Buna paralel olarak psikanaliz, nevrozların tedavisinde de geçerli ve başarılı sonuçlar elde etmiş bir tedavi yöntemi olarak, uygulamadan elde ettiği verilerle ve çıkış noktası olan kimi varsayımlarıyla (bilinçdışı, bastırma mekanizması vs) bir bilim dalı olarak konumlanıyor. Kuram ile uygulama arasındaki alışverişle gelişen ve değişen psikanaliz, uygulamadan elde ettiği sonuçlarla tekrar kurama dönülmesini sağlıyor, kimi zaman da kuramı değiştirebiliyor.

    Psikanaliz deyince ilk akla gelen, bilinçdışının varlığıdır. Kendi bilincimizin dışında bir bilincin varlığı, yani bilinçdışı, artık gündelik hayatta rahatlıkla kabul edilen bir olgu. Bilinçli düşüncelerimizin yanında, arkasında, ötesinde, ikinci bir bilinç bizimle ortak yaşamını sürdürüyor. Hatta bilinçli diye adlandırdığımız kimi seçimlerimizde, karar ve kararsızlıklarımızda, sevme veya nefret etme biçimlerimizde bilinçdışının katkısını görmek neredeyse sıradan hale gelmiştir. Gayet sıradan bir iş sırasında yaşadığımız bir sekteye uğrama, bir sakarlık, bir dil sürçmesi, çok iyi tanıdığımız bir kişinin adını ya da çok önemli bir işi yerine getirmeyi unutmamız, durup dururken öfkeye kapılıp sebebini bulamayarak yaşadığımız huzursuzluk… bunların hepsinde bilinçdışının izlerini buluruz. Bizim dışımızda gelişen, kimi zaman bizi hakimiyeti altına almayı da başaran bir güç söz konusudur. Bu gücün kimi ruhsal rahatsızlıklara sebep olduğu ve bazı kişi ilişkilerimizin temelindeki bağların esas sözcüsü olduğu fikrini ilk ortaya atan Freud olmuştur. Freud bir metninde, bilinçdışının varlığının kişi için yaralayıcı, hatta aşağılayıcı bir durum olduğundan söz eder. Kişi kendi mekanında, yani bilincinde hükümdar değildir. Bu “merkez olamama” hali, insanın, yerküresinin de evrenin merkezi olmadığını keşfetmesiyle duyduğu hayal kırıklığına benzer. Ya da küçük çocuğun, ailesinin merkezi olmadığını keşfettiğinde yaşadığı hayal kırıklığına…

    Bilinçdışının varlığının yanı sıra, psikanalizin bir diğer tespiti de Oidipus Karmaşası adını taşıyan süreçtir: İnsanın, toplumsal bir varlık olarak, ait olduğu soyun uzantısı olmasını ve ait olduğu cinsiyetin ayırdında olmasını sağlayan, insancıllaştırıcı, ama aynı zamanda dramatik olan bir süreçtir bu. Halk dilinde bu karmaşa, oğlanın anneye düşkünlüğü ve babaya düşmanlığı, kız çocuğun da babaya düşkünlüğü ve anneyi bir rakip olarak karşısına alması şeklinde tarif edilir. Bu gözlem her ne kadar doğruluk payı taşıyorsa da, psikanalizin dikkat çekmeyi amaçladığı meseleye teğet geçer. Söz konusu dönem, yani 35 yaş arası, çocuğun en canlı dönemidir; bu dönemde vurgulanan esas mesele, babanın Yasa’nın sözcüsü olarak çocuk ile anne arasına girmesi, çocuğa Yasa’yı dillendirmesi ve onu geçerli kılmasıdır. Bu devrede çocuk, artık yoğun olarak annenin veya anne yerinde olan kişinin bakımında değildir. Annesiyle arasında bir dizi dolayım zinciri oluşur. En birincil dolayım da dildir. Çocuk artık arzularını ağlayarak veya bağırarak ifade etmez, dile getirir, yani annesine başvurmak için üçüncü bir merciyi devreye sokar. Bu merci, çocuğun toplumsallaşmasının ilk koşuludur. Baba, çocuk ile annenin arasına girerek Yasa’yı hatırlatır.

    Nedir bu Yasa? İnsanın toplumsallaşmasını sağlayan, babalık ve akrabalık kurallarının tanzim edilmesini mümkün kılan, nesiller ve cinsiyetler arasındaki farkı ayrıştırıp ortaya çıkaran bu Yasa, “ensest yasası”dır ve insan gruplarının en belirleyici özelliğidir. Evlilikler, akrabalık ilişkileri rastgele oluşmaz, bir yasaya göre düzenlenir. Tabii yasa denince akla gelen ilk kavram “yasak”tır. İnsan için en birincil yasak, annenin erkek çocuğuyla, babanın da kız çocuğuyla cinsel ilişkiye girmesidir. Bu yasağın ihlal edildiği durumlarda ağır ruh hastalıkları ortaya çıkar. Sözü geçen bu akrabalık ilişkilerinin, dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerin bir yasaya göre tanzim edilişi, çocuğun annesinden, yani sütten kopmasını da beraberinde getirir. Bu da babanın Yasa’yı uygulamasıyla mümkündür. Yani baba, çocuk ile anne arasına girer, böylelikle bir üçgen oluşur. Bu üçgen sayesinde ilişkiler artık çocuk için doğrudan değil dolaylı olacak, arzu ile nesne arasında hep bir mesafe, bir örtüşmezlik durumu hasıl olacaktır. Çocuk ağladığında, acıktığında, bunu dillendirmesi gerekecek, kimi zaman bazı isteklerinin karşılanması için rica etmek zorunda kalacak, bir anlamda cennetten kopacaktır. Bu cennetten kopma hali de, babanın aile içinde kendi yasasını değil, evrensel bir Yasa’yı uygulamasıyla gerçekleşir. Burada kastedilen, sıradan anlamda bir “baba otoritesi” değil, aksine babanın Yasa’ya sahip çıkması ve uygulamasıdır. Babanın salt kendi yasasını uygulaması veya hiçbir yasayı uygulamaması ki bu da aslında aynı kapıya çıkar çocuğun toplumsallaşmasını zorlaştıran durumların ortaya çıkmasına neden olur.

    Psikanalizin üçüncü ve önemli bir diğer tespiti de, 05 yaş arası dönemin kişi açısından belirleyici olduğu ve cinselliğin sanıldığı gibi erişkinlere has olmadığıdır. Tabii burada kastedilen genital, erişkin cinselliği değil, haz almaya yönelik, kaynağı bakım ve sevgi arayışında yatan, anarşik bir cinselliktir. Psikanaliz çocuğun masumluğu, saflığı fikrini çürütür; örneğin Melanie Klein gibi bir psikanalist çocuğun bebeklik dönemini sadistçe duyguların en yoğun olduğu dönem olarak tanımlar. Jean Jacques Rousseau gibi 18. yüzyıl filozofları, çocuğun doğuştan saf olduğunu, onu yozlaştıranın toplum olduğunu savunurken, psikanaliz bu saflık söyleminin temelinde erişkinlerin kendi ideallerinin yansımasının yattığını öne sürer. Erişkin, çocuğunda olmasını istediği özellikleri görmeye meyleder. İdeallerinin yüksekliği ölçüsünde yanılsama içine giren erişkinin yaşantısı, yukarda sözünü ettiğim bilinçdışı unsurlarla doludur, yani hayalidir.

    Psikanalizin bu temel tespitlerini sıraladıktan sonra, günlük hayatta ebeveyn-çocuk ilişkisindeki zorluklara geçmeden önce, Freud’un bu ilişkiyi betimleyen bir metninden söz etmek istiyorum. “Narsisizme Giriş” (1914) başlıklı bu metinde Freud, ebeveynin çocuğa karşı aldığı tavırda, çocuğu kendisinin bir uzantısı olarak görerek ikinci bir yaşam, hayali bir yaşam kurduğunu gerçekçi gözlemlere dayanarak anlatır. Ayrıca, ebeveynin çocuğa yönelik aşırı hoşgörülü tavrında, kimi zaman onun yeteneklerini abartmasında, onu pohpohlamasında, ebeveynin narsisizminin yeniden canlandığını ve çocuk üzerinden gündeme geldiğini anlatır:

    Ebeveynlerin çocuklarına karşı şefkatli tutumlarını göz önüne alacak olursak, bu durumu, uzun zamandır terk etmiş oldukları narsisizmlerinin yeniden canlanması ve yinelenmesi olarak kabul etmek zorundayız. Nesne seçimindeki narsislik işaretlerden biri olan yüceltmenin, duygusal ilişkiye hakim olduğu bilinir. Bilindiği gibi ebeveynin çocuğuna karşı, mesafeli bir gözlemle anlaşılamayacak, ısrarcı bir tutumu vardır: Ona bütün mükemmellikleri atfetme, onun bütün kusurlarını gizleme ve unutma tavrıdır bu. Çocukluk cinselliğinin yadsınması da bu tutumla yakından ilgilidir. Ebeveynin bir diğer tutumu da, çocuğu uğruna, kendi narsisizminden zorla alınmış ve uzun zamandır terk edilmiş kimi ayrıcalıkları talep etme ve kendi kültürel kazanmalarını askıya almadır. Çocuk, ebeveynlerinden daha iyi bir yaşama sahip olacaktır; ebeveynlerin boyun eğdiği bazı hayat koşullarına o boyun eğmeyecektir. Hastalık, ölüm, bir ayrıcalıktan vazgeçme, iradesine yönelik kısıtlamalar çocuk için geçerli olmayacaktır; çocuk doğa yasalarından da toplum yasalarından da muaf olacaktır. Ve çocuk yeniden, gerçekten evrenin merkezi ve kalbi olacaktır: “Bebek Hazretleri” (His Majesty The Baby) olacaktır tıpkı bir zamanlar ebeveynin kendisi için hayal ettiği gibi. Bu çocuk, ebeveynlerinin gerçekleştiremediği arzuları gerçekleştirecek, “büyük adam” olacak, babanın yerine kahraman olacak; eğer kızsa, anneyi geç de olsa tazmin etmek için bir prensle evlenecektir. Narsislik sistemin en çetrefil yönü, gerçekliğin bertaraf ettiği egonun bu ölümsüzlüğünün, çocuğa sığınarak güvenli bir mekan bulmasıdır. Ebeveyn sevgisi, bu dokunaklılığı ve çocuksuluğuyla, ebeveynlerin kendi narsisizmlerinin yeniden doğuşundan başka bir şey değildir. Bu narsisizm, nesne aşkına dönüşmesine rağmen, kendi eski doğasını sergilemekten geri kalmaz.”

    Bu metinden de anlaşılacağı gibi, ebeveyn-çocuk ilişkisi hep bu “hayali çocuk” etrafında örgütlenir. Çocuk, ebeveynin bilinçdışı arzularının gerçekleşebileceği ikinci bir şans gibidir. Ebeveynin kısmen bilinçdışı olan bu tasarıları, çocuğun kendi tasarılarını gündeme getirmesinde kimi sorunlara yol açabilir. Ailelerdeki kriz zamanları, birbiriyle çelişen bu tasarıların gündeme geldiği zamanlardır.

    Psikanalizin bu temel tespitlerinden sonra, pratikte, yani gündelik hayatta ebeveyn ile çocuk arasında ne gibi zorlukların yaşandığına geçmek istiyorum. Ebeveyn-çocuk ilişkisi nasıl bir ilişkidir diye soracak olursak, bunun öncelikle bir sevgi ilişkisi olduğunu görürüz her ne kadar ebeveyn çocuğunu severken bir anlamda kendini, kendi uzantısını seviyorsa da. Bir yandan ebeveyn çocuğa kendi istediklerini yaptırır, onun üzerinde hakimiyet kurar; diğer yandan çocuk da kendi becerilerine başvurarak bir karşıiktidar oluşturmaya çalışır. Bu ilişki aynı zamanda bir “intikal” ilişkisidir. Ebeveyn, kendi ebeveyninden edindiği, sözel tarih olarak adlandırılan, kişisel, aynı zamanda kuşaktan kuşağa aktarılan tarihini çocuğuna aktarır. Bu durum ebeveyne çifte sorumluluk yükler. Öncelikle kendi ebeveynine, özellikle aynı cinsiyetten olan ebeveynine karşı sorumluluğu vardır. Anne kendi annesine, baba kendi babasına olan borcunu öder; bu borç hiç kapanmaz. İkincisi de, çocuğa karşı olan sorumluluğudur: Ebeveynin bir kuşak önceden elde edilenleri sonraki kuşağa aktararak geçişi sağlaması, kendisinden sonra gelenlere yer açması gerekmektedir.

    Ebeveyn-çocuk ilişkisindeki zorluklara gelince, öncelikle ilkokul öncesi dönemdeki, yani 46 yaş arası çocuklardan söz etmek istiyorum. Bu yaş grubundaki çocuklarla yaşanan zorlukların başında, çocuğun sergilediği cinsellik ve anne babaya karşı geliştirdiği ikircikli tutumlar gelir. Psikanaliz jargonunda bu dönem “çocukluk nevrozu” olarak adlandırılır. Bu dönemde çocuk gittikçe bağımsızlaştığından, etrafında olup bitenlere karşı gittikçe artan bir merak duymaya başlar ve sürekli bir araştırma içine girer. Devamlı soru sorar, aldığı cevaplardan tatmin olmazsa kolayca hırçınlaşabilir. Onun için her gün dünyadaki ilk günü gibidir, nesnelerle kurduğu ilişki de böyle mucizevi bir boyut taşır. Belirli, seçilmiş oyuncakları vardır ya da bazen uyurken yanına aldığı, tutkuyla bağlandığı tek bir oyuncağı. Onun yerinin değiştirilmesini ya da, örneğin bezden bir bebekse, yıkanmasını istemez, kokusu kalsın ister. Teskin edici diyebileceğim bu nesneler, çocuğun yalnızlık korkusunu yenmesini sağlar. Oyuncaklar, aynı zamanda annenin bir devamıdır.

    Çocuğun bu dönemde sorduğu soruların ortak noktası, varoluşuyla ilgili olmalarıdır. Nasıl dünyaya gelmiştir? Anne ile Baba arasındaki fark, yani kadın ile erkeği ayıran fark nedir? Bu fark ne işe yarar? Büyüyünce kiminle evlenecektir? Annesi ile babası birlikte uyurken o neden yalnız uyumak zorundadır? Çocuk, varoluşunu sorgulayan bu ısrarlı sorularla, suç ve yasak kavramlarını da irdeler. Kendisine verilen komutlarda ve önüne konan yasaklarda bir mantık bulmaya çalışır. Neyin yasak, neyin olanaklı olduğunu araştırırken, kendi dünyasının sınırlarını da çizmiş olur. Bu sınırlar çocuğu bir yandan engellerken, bir yandan da kendini güvende hissetmesini sağlar.

    Çizdiğim bu tabloda biraz önce sözünü ettiğim Oidipus Karmaşasından söz ettiğim sanırım açıktır. Erkek çocuk bu dönemde büyüyünce annesiyle evleneceğini hayal ederken, babadan da gittikçe korkmaya başlar. Bu, çocuğun cinsiyet farklılıklarını da gözlemlediği bir dönemdir. Kadın ve erkek cinsel organları arasındaki farklılık, erkek çocukta iğdiş edilme korkusunu da beraberinde getirir. Erkek çocuk kadında penis olmamasından yola çıkarak, kadının penisinin bir suç yüzünden kesildiğini, onun bu şekilde cezalandırıldığını, babasının kendisini de bu şekilde cezalandırabileceğini düşünür.

    Kız çocuğun durumu ise biraz daha farklıdır. O, cinsel organlar arasındaki fark karşısında kendisinde neden bir penis olmadığı sorusuna cevap arar. Birileri onu çalmıştır, bundan da en başta annesini sorumlu tutar. Babayla evlenme hayalleriyle, anneyi devreden çıkarma düşünceleriyle doludur. Bu dönemde her iki cinsiyette de anne-babanın cinsel hayatlarını engellemeye yönelik davranışlar yoğunlaşır. Çocuk kimi zaman hastalık, soğuk, yalnız kalma korkusu gerekçeleriyle anne-babasının yatağına yerleşir. Böylece, hem hayali evliliğini gerçekleştirmiş, hem de anne-babanın birlikteliğine son vermiş olur.

    Bu anlattıklarımdan sezilebileceği gibi, çocuk sorularıyla, hastalıklarıyla ve talepleriyle devamlı cinsellikle uğraşmakta, ebeveynini bu durum karşısında bir şeyler yapmaya zorlamaktadır. Kimi ebeveyn, bu sorularla karşılaştığında elinden geldiğince samimi cevaplar vermeye çalışır. Kimisi soruları duymamış gibi yapar. Kimiyse dehşete kapılır, kendi korkusu çocuğa da endişe verir. Böyle durumlarda çocuk için sağlıklı olan nedir? Hangi tür yaklaşım çocuğun cinsel ve ruhsal gelişimini arzu edilecek yönde geliştirir?

    Yine psikanalize dönecek olursak, psikanaliz kuramında tarif edilen ruh sağlığı ölçütü, kişinin üç temel yasayı kabullenmesi ve içselleştirmesidir. Bunlardan ilki, yukarda da söz ettiğim “ensest yasası” dır. Yani kişi kendi ailesinin dışında duygusal ve cinsel bağlar kurabilmelidir. Çocukluk döneminde anne, baba, kardeş ve yakın akraba çevresine yönelik duygusal yatırımını ergenlikle birlikte geri çekmeli, sevgi nesnelerini ailenin dışında aramalıdır. Tabii dışarıya açılmanın ilk koşulu, ebeveynin kendisinin, çocuğunun tek sevgi nesnesi olmadığını, olamayacağını kabullenmesidir. Ebeveyn çocuğunu dışarıya, evin dışına ve oradaki ilişkilere hazırlamalı, onu bu yönde teşvik etmelidir. Bu süreç kimi ailelerde sancılı geçer.

    İlkinin uzantısı olan ikinci yasa, kişinin cinsiyet farklılığını kabullenmesi, yani karşı cinsiyetle korku, endişe ve suçluluk duygularıyla yüklü olmayan, kalıcı cinsel ve duygusal ilişkiler yaşayabilmesidir. Kişi, cinsiyet farklılığını kabul etmekle, düşünce farklılığını da öğrenir, kendisi gibi olmayana yer açar.

    Üçüncü yasa, kişinin nesil farkının ayırtında olması, ebeveyniyle arasındaki kuşak farkını gözetmesi, aynı zamanda çocukları karşısında ebeveyn konumuna sahip çıkması, yani halk dilinde ifade edildiği gibi “çocukla çocuk olmaması’dır. Kuşak farkını gözetmek, beraberinde bir tarih anlayışını getirir. Kişi artık kendi tarihini okuyabilir, yazabilir ve anlamlandırabilir.

    Yeniden ebeveynin çocuğuna karşı alacağı sağlıklı tutuma dönecek olursak, bu üç temel ölçütü göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Örneğin aşırı korumacı tutum ki bu, çocuğun yaşının özelliklerini görmezden gelerek yapabileceği şeyleri onun yerine yapmaktan, onunla birlikte uyumaya kadar çeşitli tavırları kapsayabilir ensesti çağrıştırır. Çocuk o evden hiç çıkmayacakmış, kendi kuracağı, kendine has bir düzeni hiç olmayacakmış gibi davranılır: O hep evin küçüğü kalacaktır. Bu çocuklar bazen bu tuzaktan kolay kolay kurtulamazlar. Müzmin bekar erkeklere veya hayatlarını ebeveynlerinin düzenine koşullamış kızlara dönüşür, bir anlamda hiç büyümezler. Bu durumun bir başka versiyonu da, çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması, ama ruhsal boyutun ihmal edilmesidir. Yaslı ailelerde, annenin depresyona meyilli olduğu durumlarda genellikle çocuğun bu ruhsal ihtiyacı ihmal edilir. Çocuk bunu çoğu zaman aşırı hareketlilikle ifade eder: Anneyi veya etraftaki yaslı kişiyi canlandırmak ister sanki. Bütün bu örnekleri vermemin nedeni, çocuğun karşılaştığı ve dışa vurduğu çoğu zorlukta, ebeveynin bilinçdışı izlerinin (yukarda söz ettiğim, çocuk üzerine yapılan tasarılar gibi) olduğunu göstermek.

    Çocuğun kişisel seçimlerini (yemek, arkadaş vs) yok saymak, uzlaşma yoluna gitmeden ebeveyn seçimlerini ön planda tutmak, bir anlamda farklılığı yok saymaktır. İstenen, ailede herkesin aynı düşünmesi, bir aile ferdinin bir diğer aile ferdinde aynaya bakarcasına kendi yansımasını bulmasıdır. Aynılık ilişkilerinin ön planda olduğu ailelerde farklılığa, dolayısıyla yaratıcılığa ve bağımsız olmaya imkan kalmaz. Oysa cinselliğin ve sosyal hayatın koşuludur farklılık. Karşı cinsle ilişkiye gireriz, sosyal hayatımız da aynaya bakmaktan çok farklıdır: Karşımıza sürekli bizim gibi düşünmeyen kişiler çıkar, kimi zaman ödün verir, kimi zaman uzlaşırız. Ama bize tıpatıp benzeyen, her konuda bizim gibi düşünen birilerine çok ender olarak rastlarız.

    Bunun aksi bir durumu da ele alabiliriz: Ebeveynin kendi doğrularını ifade edemediği, dolayısıyla kendi isteklerini gerçekleştiremediği ve çocuğun despotça kimseye söz hakkı tanımadığı durumları. Bu tür ortamlarda da kimi ebeveyn çatışma yaşanmasın, mesele büyümesin diye farklılığa meydan vermez.

    Bu söylediklerimden de anlaşılacağı gibi, aile ortamı aynı zamanda çelişkiler ortamıdır, zira aile farklılığı barındırır: Her ailede en az iki farklı kuşak, iki farklı cinsiyet söz konusudur. Farklılık ailenin doğasında, doğanın kendisindedir. Dolayısıyla, farklılığı yok etmeye çabalamak akıntıya kürek çekmektir. Farklılığın yok edilmeye çalışıldığı yerlerde, ruhsal ve fiziksel şiddet gündeme gelebilir.

    Bütün bu sorunların etrafında gezinirken şöyle bir soru akla gelebilir: Nasıl bir ebeveyn olmak gerekir? Bu soruya cevap vermek, belki de psikanalizi yeniden keşfetmek kadar zor. Freud’a sorarlar: “Çocuklarımıza nasıl bir eğitim verelim, onları geleceğe nasıl hazırlayalım, travmalardan nasıl koruyalım?” Freud şöyle cevap verir: “Ne yaparsanız yapın, nasılsa kötü olacak.” Freud’un bu cevabında tartışmasız iki boyut var. Birincisi, kötümser olmakla birlikte gerçekçi bir cevap: “Ne yaparsanız yapın, hiçbir zaman sizin hayalinizdeki gibi olmayacak, olamayacak,” der gibidir Freud. Arzularımızla olup bitenler arasında hep bir mesafe, bir örtüşmezlik olacaktır. Çocuk, ebeveynin beklentisini yüzde yüz karşılayamayacak, kendi arzu nesnelerinin peşinde koşmaya başlayacak, yani kişi olma yoluna gidecektir. Aynı şekilde ebeveyn de çocuğun beklentilerini yüzde yüz karşılayamayacak, çocuk ebeveyniyle ne kadar olumlu bir ilişki yaşarsa yaşasın her zaman ona serzenişte bulunacak, hayatındaki şu veya bu olumsuzluktan ebeveynini sorumlu tutacaktır.

    Freud’un cevabındaki ikinci boyut, ebeveyni bir tür yasa davet etme tasarısını içerir. Ebeveyn yas tutmalıdır mükemmel olamamanın, tüm güçlü olamamanın yasıdır bu. Ebeveynin çocuk sahibi olmasıyla, narsisizmiyle birlikte çocukluk hayalleri de canlanır. Kimi aileler, “bizim hiçbir sorunumuz yok,” der. Bu cümle, mükemmel olamamanın getirdiği endişeye inkar yoluyla verilen bir cevap niteliği taşır. Bu tür ailelerde, örneğin ölüm gibi olaylar çocuklardan gizlenir. Ya da ailede önemli bir sorun varsa, örneğin baba iflas etmiş, işinden kovulmuş ya da anne hastalanmışsa, bunlar çocukla konuşulmaz. Gerekçe olarak da çocuğun söz konusu sorunu kaldıramayacağı öne sürülür. Başka deyişle ebeveynin kendi ideallerine ters düşen her durum, yok sayılır.

    İçinde yaşadığımız topluma psikanalizin ışığında bakıldığında, ebeveyni bekleyen ve benim açımdan önemli olan bir mesele var. Her ne kadar toplumumuz geleneksel motiflerini koruyorsa da, iletişim biçimlerinde, kitle iletişimi ve haberleşme biçimlerinde Batı’yla eşit durumdadır. Bunlar, imgeyi ön plana alan iletişim biçimleridir; imge ise, bir şeyin resmidir, kendisi değil. Örneğin, televizyon reklamlarını ele alalım: Reklamda imgenin gerçek hayatla olan bağlantısı çarpıtılır ya da abartılır. Medyatik imgelerde kişiler güzel, mutlu, başarılı ve neşelidirler. Etraflarına ışık saçarlar. Medya, böylesi bir güzellik yanılsaması yayar. Çocuk da,, imgenin yanılsama içeren yönünü daha ileri yaşlarda keşfeder, bazense hiç keşfedemez bu da onun düşebileceği tuzaklardan biridir. Analitik jargonda bu yanılsamaya “fallik değer” adı verilir, imgeyi mükemmel olarak algılayan çocuk, ebeveynini de sınava tabi tutar. Ergenlik döneminde bu sınav büsbütün belirginleşir: Çocuk ebeveyni alaşağı edip, medyanın öne çıkardığı kişileri yüceltir. Bu durumda ebeveyn kendini, çocuğuna o varsayılan mükemmelliği vermek zorunda hisseder. Tabii bu da bilinçdışı bir duygudur ve ebeveynin, çocuğunun evin dışında cazip bulduğu şeylere korkuyla karışık yasak koymasının temelinde yatar. Anne baba çocuklarına “Evde neyin eksik?” diye sorar. “Biz sana her şeyi verdik,” der gibidirler. Yani, “aslında biz mükemmel anne babalarız” demektedirler. Bu tutum bilinçdışıdır ve ebeveynin yeniden canlanan narsisizmine, mükemmel olma arzusuna işaret eder. Ailelerdeki en sıradan tatsızlıkların altında da bu durum yatar.

    Her ne kadar Freud “Ne yaparsak yapalım, nasılsa kötü olacak” demişse de, bizler, yüz yıllık geçmişi olan psikanalizin ışığında, artık “Nasıl daha iyi olabilir?” sorusunun cevaplarını ebeveynin kendi ruhsal hayatında arıyoruz. Fransızların bir deyişi vardır: “Çocuk eğitimi, çocuk doğmadan yirmi yıl önce başlar.” Yani, “ağacın yaşken eğilmesi” yetmez; ebeveynin gençliğinde, doğacak çocuklarının da sureti belirir.

    Böyle bir bakış açısı, ebeveyne kuşkusuz bir sorumluluk yükler. Artık yaramaz, haylaz, huysuz, beceriksiz, tembel çocuk söylemini bir yana bırakıp, kendi üzerinde de düşünmeye yönlendirilen bir ebeveyn temsili, çocuklar için bir şans, ebeveynler içinse bir çıkış yolu olabilir.

    Bela Habip