Sadakat: Aileyi Ayakta Tutan Ana Direk

Sadakat: Aileyi Ayakta Tutan Ana Direk

Ortaçağda; insanların savaştan çok daha büyük kayıplar vermesine sebep olan, milletleri kırıp geçiren büyük salgınlar olmuş, insanlar baş edemedikleri ve tedavide çaresiz kaldıkları bu hastalıklara kara ölüm ismini vermişlerdi. Kolera, tifo, dizanteri ve özellikle veba karşısında o dönem krallıkları aciz kalmış, milyonlarca insan bu hastalıkların pençesinde son nefesini vermiş, bir o kadarı da çocuğunu, eşini, babasını, annesini kaybetmiş bu marazlardan öyle veya böyle etkilenmeyen kimse de kalmamıştı.

Bilim adamları yaptıkları güzide çalışmalarla bu hastalıkları artık yenmiş bulunmaktadır. Özellikle batı dünyasında belki de onlarca yıldır bu hastalıktan ölen insan artık kalmamıştır. Yaşamış olduğumuz çağda tıbbın kat ettiği mesafe bize bedensel hastalıklarla alakalı ümit vaat eden bir bakış açısı kazandırmıştır.

Bilimin aldığı yol takdire şayan olsa da günümüz insanı hala sıhhatine kavuşmuş değildir. Aynı o dönemde olduğu gibi salgınlar devam etmekte ve üstelik o zamanla kıyaslandığında çok daha büyük kitleler hastalıkların pençesinde can çekişmektedir. Bir farkla; o dönemki hastalıklar bedenimizi tehdit ederken günümüzdeki hastalıklar karakter ve ruhumuza tesir etmektedir. Artık hastalığın adı kolera değil de bencilliktir, tifo değil de vicdansızlıktır, dizanteri değil yalnızlıktır, veba değil de sadakatsizliktir. Maalesef küreselleşen dünyada bu hastalıkların bir yerden diğerine yayılımı çok kolaylaşmış ve hastalıkla mücadelede o seviyede zorlaşmıştır. Bu manevi hastalıklar hem ferdi hem de toplumu tehdit etmekte, aileyi de tam can evinden vurmaktadır.

Asrın hastalığı diyebileceğimiz bencilliğin doğurduğu günahlardan birisidir sadakatsizlik ve asrımızda kendi rekorunu her gün egale eden bir atlet gibi sürekli olarak artarak hayat bulmaktadır. Aile sadakat duygusundan uzak kalmış olduğu bir zamanı hiç bu kadar idrak etmemişti. Batı toplumu artık sadakatsizliği hayatın bir gerçeği olarak görme eğilimine girmiş, bu konuyu ailevi meselelerde bir iletişimsizlik vesilesi olarak nitelendirmez olmuştur. Kısaca batı, bükemediği eli öpmüş sadakati erdemler mezarlığına gömmüştür. Toplumumuz öteden beri hassas olduğu bu konuda safiyetini hala müdafaa etmeye çalışsa da ne yazık ki büyük yara almıştır. Aile hayatı artık bizim ülkemizde de risk altındadır. Tedbir alınmazsa varacağımız son nokta Batı dünyasının içine düştüğü derin çukurdan başkası olmayacaktır.

Aileyi ayakta tutan ana direklerden biridir sadakat. Yapılan araştırmalar kişinin kaybettiğinde en çok üzüldüğü varlığın eşi olduğunu ortaya koymuştur. Yani eş; annenin, babanın, kardeşin hatta evladın bile kaybından daha büyük tesir oluşturur. Aynı araştırmalar eşin sadakatsizliğinin diğer eş üzerinde, eşin ölümünün verdiği şoktan daha fazla tesir gösterdiğini söylemektedir. Ağır bir depremin evdeki tesiri ne ise, sadakatsizliğin yuvadaki tesiri de o olmaktadır. Bazıları yıkılan yuvayı hemen terk etmekte, bazıları da yıkık bile olsa oturmaya devam etmektedir. Ama depremde yerle bir olmuş bir evin deprem öncesi haliyle arasındaki fark ne ise aldatılan eşin aldatılmadan önceki haliyle aldatıldıktan sonraki hali arasındaki fark da o olmaktadır.

Sadakatsizliğin aynı şiddette olduğu gibi fiziksel ve duygusal olmak üzere iki şekli vardır. Sadece kendisine ait olmayan bedenlerin peşinde koşmak değildir sadakatsizlik. Bu fiziksel sadakatsizliktir. Ama insan sadece bedenden müteşekkil bir varlık değildir. Ruhu da vardır. Hatta asıl olan ruhtur. Ruhunda beden gibi ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlardan bir kısmı sadece eş tarafından tatmin edilecek özel ihtiyaçlardır. Beden için cinsel birleşme ne ise ruh içinde duygusal birleşme veya duygusal tatmin de odur. Kişi cinsel kimliği adına ne kadar özel olduğunu bilmeye, tatminkâr ve güzel sözler duymaya, koşulsuz saygı görmeye, nezakete değerli ve vazgeçilmez olduğunu hissetmeye mecburdur. Kadın veya erkek bu saymış olduğumuz hususları iş hayatı veya özel hayat çerçevesinde bir başka insanla aynı ortamı paylaştığında hissediyor ve o ortamı paylaşmaktan haz alıyorsa bu tip ortamların oluşması için can atıyor ve insanların bu duyguları kendisine hissettireceği vasatları kolluyorsa bu duygusal sadakatsizliğin bir işaretidir. Bedensel sadakatsizlik daha çok erkeklerin, duygusal sadakatsizlik daha çok kadınların içine düştüğü bir yaradır. Erkek bedensel düşünmeye meyilli iken, kadında duygusal düşünme ağır basar. Duygusal sadakatsizlik zamanla bedensel sadakatsizliğe dönüşebilir.

Aldatma vakalarının artışında medyanın da tesiri çok büyüktür. Özellikle televizyon dizilerinin ve internetteki sosyal paylaşım sitelerinin takındığı-bana göre yanlı tavır- yani reyting için kurban etmeyeceğim değer yoktur anlayışı sadakatsizlik anlayışının üzerine benzin dökmüştür. Televizyon dizileri sevgi ile aşkı; hatta mutluluğu cinsellik ile aynı kefeye koymuş, ne kadar çok cinsellik o kadar çok sevgi, aşk ve mutluluk demektir diye propaganda yapmıştır.

Ne kadar çok kişiyle beraber olursam o kadar çok mutlu olurum ve o kadar insanı mutlu ederim yanlış anlayışı böyle doğmuştur. Üstelik yücelttiği cinselliği sevginin kutsal şemsiyesi altına alıp mihraba yerleştirmiş, bir nevi bu anlayışa secde edin demiştir. Ona ulaşabilme adına engel teşkil eden bütün erdemleri değersiz ve çağdışı ilan etmiş, seviyorsun sevenin önünde kim durabilir ki diyerek yüce erdemler değersizleştirilmiştir.

Televizyon dizilerinde kural tanımayan birlikteliklerin dizinin başoyuncularının etrafında örgülenmesi oyuncuyla kendisini özleştiren izleyiciye sen ne diye duruyorsun demenin farklı bir yönüdür. Çocukların daha ayakta olduğu saatte bu dizilerin yayına konulması ve büyüklerin bile seyretmemesi gereken sahnelerin en büyük aile etkinliğimiz haline gelmiş olan televizyon vasıtasıyla evimize sokulması küçük görülmemesi gereken bir zafiyettir. İnsan davranışlarının iyi olsun kötü olsun tamamı, önce görmeyle, şahit olmayla başlar. Bu zihne düşen bir tohum gibidir. Özgüven ile gelişir. Dolayısıyla her konuşulan ve şahit olunan hadiseler birer referanstır. İnsan ondan benim neyim eksik bende aynı davranışı yerine getirebilirim sonucuna varır. Bu yüzden atalarımız “Batılı tasvir saf zihinleri bulandırır.” demişler ve yanlış şeylerin toplum içinde anlatımına izin vermemişlerdir. Dizilerimizde çokça karşımıza çıkan ve dizi devam edebilsin diye sıradanlığın sürekli aşıldığı ilişkiler yumağında maalesef bizim güzel davranışlarımız adına örnek alabileceğimiz modellerden uzaktır. Ailevi değerlerimize saygılı kaç dizi vardır? Varsa bu diziler kaç bölüm devam etmektedir? Bu sorunun acı cevabını sizin izanlarınıza bırakıyorum.

Aynı televizyonda olduğu gibi internette de sosyal paylaşım sitelerinin insanların birlikteliğini sağlama adına oluşturduğu yapı, yuvaların yıkılmasına sebep olmaktadır. Özellikle batıda insanlar interneti gündelik ilişkileri adına bir tanışma vasıtası haline getirmiş, bu tanışmayı gecelik ilişkiyle sonlandırıp ertesi gün internetin başında başka seçeneklere yoğunlaşmıştır. Ailedeki çözülmede ve gençlikteki yozlaşmada sosyal paylaşım sitelerinin tesiri çok büyüktür. Günümüzde Amerika’da boşanma dilekçelerinde sosyal paylaşım sitelerinin adı sık sık geçmekte olup, insanlar bir nevi aile kurumuna son darbeyi sosyal paylaşım sitelerine girmiş oldukları klavyelerle vurmaktadır.

Zaman geçirmek için girilen bu siteler ve farklı bir heyecan olsun diye tanışılan bir kısım yeni ama hiç tanınmayan insanlar, laf olsun diye kurulan cümleler, yazılan mesajlar, gönderilen fotoğraflar bir anda en azından kişiyi duygusal sadakatsizliğin eşiğine getirmekte, bazen de fiziksel sadakatsizliğin kucağına insanı itmektedir. Bu birlikteliklerde bedensel aldatma vuku bulmasa bile, evlilik hayatında insanların aklını karıştıracağı ve eşine karşı olan duygularında karmaşa oluşturacağı muhakkaktır. Bu elektronik görüşmelerde tarafların birbirlerine sürekli sevgi ve aşk benzeri kelimeleri kullanarak hitap etmesi de manidardır.

Peki, gazetelerde yayınlanan insanların özellikle gayrimeşru ilişkilerini detaylandırıp sözde bireysel ve aile danışmanlığı yaptığını iddia eden köşe yazısı vari fecaat kokan yazılara ne demeli? İnsanları tahrik etmekten ileri gitmeyen, ahlaksızlıkla alakalı yön yöntem öğreten bu yazılara yorum yapanların eğitim durumlarını, uzmanlık alanlarını hep merak edip durmuşumdur. Problemi detaylı bir şekilde tasvir ettikten sonra yapılan sade suya tirit yorumları gördükten sonra ister istemez bu yorumları yazan yazarlara bakıp insanlara çözüm yolu göstermekten ziyade reyting kaygısı içinde olduğu kanaatine sahip oluyorsunuz.

Nasıl salgın hastalıklardan korunmak için aşı ve karantina şarttır, asrımızın salgını olan bu hastalıklardan da korunma yolu da farklı olmayacaktır. Bu hastalığın topluma tanıtılıp kaybettireceği şeyleri insanlara aktarmak ve eşlere karakter eğitimi vererek belki en başta Allah korkusu ile beslenmiş olan bir vicdan kazandırmak bu işin aşısıdır. Karantinası ise ailemiz adına toplum içerisinde güvenlik alanları oluşturmak, yani aile fertlerinin iyi insanlarla buluşmasını sağlamak ve teknolojik gelişmelerin zararlarından yuvamızı koruyabilmek için elektronik filtreler koymak ve televizyon kanalları konusunda seçici olmaktır. Aksi taktirde kanserli hücrelerden müteşekkil bir organ nasıl görevini eda edemez ve organizmanın hayatını tehlikeye atarsa, sadakate dayalı sevgi, saygı ve güvenin olmadığı bir ailede milletimizin istikbalini tehlikeye atacak hem medeniyetimizin devamına engel olacak, hem de milletler arenasında ülkemizi kişiliksizleştirecektir.

Aile kurumunun muhafazası en önemli milli meselelerimizden biri olmalıdır. Zira kaybı telafisi mümkün olmayan kayıplara sebep olabilir.

Arif ÖZUTKU

Manavgat Özel Sema Koleji Rehber Öğretmeni

Aile Danışmanı

aktuelegitim.com

loading...