Teknik Bunalım

    Teknik Bunalım
    336x280 Reklam Alanı !

    Bugün dünyanın ve ülkemizin içtimai anlamda karşılaştığı bazı problemlerin kaynağını gelişen teknolojinin doğasında aramak gerektiğine dair yüzlerce araştırma yapıldığını görüyoruz.  Ve nihayetinde bu araştırmaların raporsal sonuçları teknolojik gelişmelerin gelecek açısından endişe verici bir seyir izlediği yönünde. Huntington’a ait olan medeniyetler  çatışması tezinin arka planına baktığımız vakit küresel güç olma arzusunu sürekli diri tutan ve dünya siyasetine, ekonomisine yön veren güçlerin teknolojik üstünlüğü elde tutma çabaları günümüz dünyasını anlayabilmek için vazgeçilmez bir parametredir.  Endüstriyelliğin ilahlaştırıldığı, sanayi mantığının putlaştırıldığı ve kapitalist ekonominin alternatifsiz bir sistem! olduğunu bugünün insanın algıya bileceği temel gerçekler arasında  görüyoruz.  Bu düzenek aslında masa üzerinde çizilmiş adına küreselleşme denilen ulusal ve kültürel farklılıkları buharlaştıran ve dünyayı küçük bir köy olarak tasarlayanların ürünüdür.  Bu program gelecekteki dünyanın yönetici gücünün insanlar değil makineler olacağına dair bizleri inandıran bir misyona sahip. Bilimsellik kisvesi altında lobileşen bilim adamları adeta ürettiği teknolojiyi bu değirmenin çarkını döndürmek için çaba sarf ediyorlar.    Marx, dünya tarihini sınıfların bir biriyle mücadelesi olarak görüyordu fakat  işler değişti. Artık insan ile insan elinden çıkanın birbiriyle mücadelesine tanıklık ediyoruz.

    Çağımızın teorik kısmı olan bilim ile onun çocuğu olan teknolojinin nasıl insanlığın başının belası olacağına dair belirtileri artık hissetmeye başladık. Bilimsel topluluklar aynı masonik örgütlenmeler şeklinde çalışır olmuş, sırları olan, bu sırların ifşa edilmesinin zorluğu sürekli katmerleştirilen bir yapı arz etmektedir. Bütün dünya ülkeleri bilimin nimetlerinden yararlanabilmek için kendi siyasi yapılanmalarında bu gücü ne pahasına olursa olsun kullanmak istiyorlar. İnsanlığın başının belası, tarihin üstün körü okunduğu vakit sadece siyasi ideolojiler olduğu konusunda neredeyse hemfikir. Ancak bugünün insanı günlük yaşantısını yakından tahlil ettiği an farkında olmadan savaş halinde olduğunu görecek, yapıcısı olduğu düzenin tahakkümü altında olduğunu sezinleyecektir. Tahakkümün nedeni sadece siyasi iktidar değil, içerisinde bulunduğun cemaatin varlığı değil, toplumsal düzenin kuralları hiç değil, tahakküm insan zihinlerinde. Nasıl yaşamasına kendi karar verebilen özgür bir istencin varlığı neredeyse yok gibi. Etrafımızı kuşatan, özgürlük alanımızı daraltan aslında bunların ters yönde tezahürü için bizzat insan tarafından tasarlanan yapı yani bizleri daha da rahat yaşatmaya, özgürlük alanımızı bizzat genişletmeye yönelik girişimin sonunda bizleri nasılda kendine köle ettiğini fark etmeliyiz. Artık cebinde cep telefonu , kulağında mp 3, evinde televizyon hatta internet olmayanı uygar olmadığı konusunda yaftalıyoruz. Aramız da kalsın; bizleri kuşatan sarıp sarmalayan koskocaman sibernetik bir dünyanın içerisindeyiz. İnsanlık radikal anlamda bir tek paranın olmadığı bir dünyanın hasretini çekerken aslında en büyük tahakküm mantığı ile karşı karşıya olduğumuz teknolojik yapının varlığından neredeyse habersiz. Böyle olması gelecekte bizleri bekleyen bir dizi toplumsal krizlerin “şimdiden bunların semptomlarını (belirtilerini) görmek mümkündür” bizleri beklediğini söyleyebilirim..

    Günlük yaşantımıza yakından bir bakalım. Telefonumuzu yanımızdan ayıramıyoruz. Sizce biri onu kolumuza kelepçelemiş olmasın? Bilgisayarına günlük en az iki saat ayırmayan birinin ontik (varoluşsal) olarak kendini eksik hissettiği bir çağın içerisinde değil miyiz?  Farkında mısınız bilmiyorum ama günümüzde  elektronik medya teknolojilerinin her şeye hakim olduğuna şüphe yok.  Peki bu hakimiyetin nasıl elde edildiğine dair zihinsel bir çaba veriyor muyuz? Koskocaman bir hayır. Sadece tehlikeli bir şekilde çığırından çıkmış bir dünyanın içerisinde yaşıyor olduğumuzu biliyor, fakat bu tehlikeli dünyanın  kendisini ve içinde bizleri imha edene kadar bu düzene tahammül etmememiz gerektiğine inandırılıyoruz.

    Almanlar, dünya tarihinin gidişatını entelektüel anlamda ilk kez yorumlayanlar oldu. Tarihe ideal bir çerçeve kazandıran ve bütün insanlığın nihayetinde ulaşılması gereken bir erek (amaç) olduğu konusunda bizleri bir yolun başlangıç çizgisine getirip başlama düdüğünü çalan taraf yine onlardı.  Teknolojik sınıflı toplum yapısı bugünün tarihsel felsefesinin nihai ereği mahiyetine kavuşmuş bulunuyor. Toplum mühendisliği bugünden bakıldığı zaman ne kadar da anti- demokratik bir girişim olduğunu fark ettirir hale gelmiştir.  Fakat düzeneğin evrimi küresel tasarımcıların tasarrufu altındadır.  Onlar “ Eğleniyor muyuz?” diye sorar ve tahakkümü artırıcı teknik gelişmeyi mütemadiyen diri tutar.

    Çok şeyler yazıldı ve çizildi. Kimi kutsallaştırılıp baş tacı edildi, kimi de nefrete layık olunduğuna dair inandırılıp yerin dibine sokuldu. Kimi battı kimi çıktı. Geriye sadece insan ile insandan olanın mücadelesi kaldı. Değerler değersizleştirildi, yeni değerler inşa edildi bir daha değersizleştirmek üzere. Çünkü nasıl ki bireyin gelecek kaygısı varsa toplumlarında gelecek kaygısı vardı. Hep daha da ötelerde bir yerde hedefler seçildi. İnsanlık asırlarca hep bir gün kavuşacağı hasretiyle sürekli hedefine mazhar olabilmenin haklı gururuyla yaşatıldı. Hep daha iyisi olacağı yalanı ile pespaye olan adileştirilmiş ilerleme fikri bütün yüreklere aşılandı. Tarihe bir rehber verdiler, adını “İlerleme” koydular bu rehberin. Lakin bu rehber öyle bir şey yaptı ki adının doğası aksine gelecek yerine sürekli ilkelliğe iz sürdü. Sonun da ne oldu biliyor musunuz? Artık modern dünyanın yeni peygamberi o rehber oldu.  Sürekli ilerle ilerle ilerle… Bu fikir insanoğlunun tarihinin belki de en dinamik fikridir.  Bugün bu fikrin teknik ve endüstriyel imaj ile nasıl da insanlığı tahakküm altına aldığını görmemek saflık olur.

    Stres, yalnızlık, bunalım, sıkıntı; bunların tümü bugünün insanının yaşamının bir parçası olmuş gibi. Giderek devasa boyutlara ulaşan mutsuzluk, içten içe de olsa beraberinde, her şeyin farklı olabileceği düşüncesini getirmektedir. Teknolojik toplumda, bu yabancılaşma ve bunalım çölünde, herhangi bir sevinç kırıntısı kalmış mıdır? Tabi ki hayır.Yani, ciddi biçimde sağlıksız bir toplumun kronik ruhsal sefaletiyle karşı karşıyayız. Teknik ilerlemenin sosyolojik yansımaları ve felsefi pratiğinin kavranabilmesi için dünya genelinde  sadece entelektüel çevrelerde dönen tartışmalardan ibaret elit bir uyanıklık söz konusu.  Modern yaşam tasavvuru pragmatik ve pozitivist bir kaygı ile kendini güncelleştirdiği için insani olanın değerselliği  gittikçe azalmaktadır. İnsan bu  ve geçtiğimiz yüzyılda kendisine metafizik gücünü kaybettiren tarihi hamleler yaptı.  Atom bombasının kaşifi olan bilim adamının bir röportajı hiç aklımdan çıkmıyor. Gazeteci soruyor:  “Atom bombası patladığı zaman kendinizi nasıl hissettiniz?”  Cevap: “Kendimi Tanrı gibi hissettim.”  Sizce bu cevabı vermesine neden olan o limitsiz gücü tayin eden nedir? Bilimin ve tekniğin insani olmayan!  gücü değil mi?

    İnsan ile insan elinden çıkanın savaşı  içerisindeyiz. İnsanın iflasının eşiğindeyiz. Nietzsche diyordu ya hani “ Tanrı öldü, onu biz öldürdük” diye,  şimdi bende diyorum ki “İnsan ölüyor, onu biz öldürüyoruz.”

    Cem Ekiz