Travmatize Edilmiş Ruhların Psikolojisi/ Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    Travmatize Edilmiş Ruhların Psikolojisi/ Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    Hızla ilerleyen zamanın önündeki en önemli engellerden bir tanesi de yaşamış olduğumuz travmaların yıkıcı etkileridir. Travmalar insan yaşamının en derinlerinde o kadar derin izler bırakır ki adeta yaşam o anda durur. İnsanın dışında akan zaman takvimlere sığarak bir bir geçse de, ruhun içerlerinde bir yerler de o takvimin yaprakları tek bir güne sabitlenmiş olarak kalır. Travmanın en büyük etkisi işte bu sabitlenerek takılmadır. Kişinin bilinçaltı süreçleri bu travmanın etkisini gizil şekilde devam ettirir. Bilince farklı isimler altında çıksa da acı aynıdır, ortaya çıktığı zaman farklıdır. Psikolojik anlamda tanımlanan travma sonrası stres bozukluğu belirtilerinin, gündelik yaşantıda insana yansıması bu bilimselliğin dışında daha duygusal boyutlarda yaşanırlar. Ayrılık travmalarıyla paramparça bir ruhun, hayatında sürekli travmatik ayrılıkları aynı şekilde yaşıyor olmasını, yine aynı şey başıma geldi sözleriyle duyarsınız. Oysa bilinçaltının derinliklerinde ki alemde zamanı durdurarak insanın içinde varlığını devam ettiren her travma, kendisini hatırlatmak için bilince yani insanın gündelik yaşantılarına standart bir mekanizmayla çıkar. Standart olan mekanizmanın işleyişi kişinin travmalarıyla yüzleşip çözümlemesine kadar sonsuz kere kendini tekrar edebilecek klinik ısrarcılığı vardır. Bu ısrarcılığın temel sebebi, travmaların kendisini hatırlatarak gün yüzüne çıkmak istemesi ve görünür hale gelmek arzusudur. Bir kere görünür olduğunda, fark edilerek çözülmeyi ister.

    Sağlıklı olanı arzulayan ruhumuzun akil yanı, kendi dengesini koruyabilmek için kendi içinde barındırdığı irini dışarı atmak isteyecektir. Bunun için görünür hale getirmeye çalıştığı travmatik olayların bir benzerini kişi gündelik hayatında fark etmeden kurgulayacaktır. Kendisini sonunda ayrılık olan ilişkiler içinde bulan insanların durumu budur. Bilinçaltının itici gücüyle travma kendisini görünür kılmak için gerekli olan hayat olaylarını bir şekilde kurgulamıştır. Kişi yine aynı şey başıma geldi demek yerine bu kısır döngünün kaynağı olan travmatik ayrılıkların yarattığı ayrılık depresyonunu masaya yatırıp yüzleşerek çözmek zorundadır. Yoksa aynı kısır döngü, aynı ayrılıkları ve acıları kişinin hayatında kurgulamaya devam edecektir. Bu çok teknik bir kısır döngüdür, başlangıcı çocukluk yıllarına dayansa dahi insanın yaşlılığında dahi aynı şekilde karşısına çıkabilir. Travmanın yarattığı stresin ortaya çıkardığı bozukluğun etkisi yaşam boyu sürebilir. Kendisini gizleme ve var etme yöntemi ise, sizi içine düşürdüğü yanılgıda gizlidir. Siz travma kaynaklı yaşantılarınızı, tercihlerinizi doğal insani seçimler olarak görüp, kişiliğinize mal ettiğiniz özgür irade seçimleri olarak algılayarak bir ömür onunla yüzleşmeden yaşayabilirsiniz. Bu yaşam muhakkak ki travmanın yarattığı acıları da beraberinde getireceği için, yaşam kalitenizi olumsuz yönde etkileyecektir. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu vardır oda yüzleşmek. Acılarınızın kaynağı olan ve kişiliğinizin bir parçası zannettiğiniz yıkıcı davranışların, engelleyici yaşantı şeklinizin değişmesini sağlayacak olan bilinçaltınıza sürekli bastırarak kaçındığınız travmatik duygularınızla yüzleşmeniz gerekir.

    Yüzleşerek üzerinde düşündüğünüz, masaya yatırdığınız, kendinize itiraf ettiğiniz her yaşantınızı gündeme getirmek ilk başta sizi çok fazla yoracaktır. Bu yorgunluktan kaçmak istediğiniz için zaten bu zaman kadar bilinçaltınızda travmalarınızı var ettiniz, siz kaçtıkça, olmamış gibi davrandıkça o travmatik gerçekler ilk günkü halinden daha güçlü bir şekilde varlıklarını sürdürdüler, ruhunuzda yerleşik bir düzen kurarak gündelik yaşantınızı yöneten bilinçli kararlar verebilen, aklınızın yerine geçip komutayı ellerine aldılar. Gecelik ilişkilerin, inkarların, haz peşinde koşan arsızlığınızın , hırslarınızın, kinlerinizin ve bunlar için geliştirdiğiniz yıkıcı davranışların hepsinin temelinde travmatize edilmiş yanınızın hastalıklı kendini telafi etme çabaları olduğunu göremediniz. İçinize yerleşmiş ve kanınızı emen bu sülüğün size yaptırdığı her davranışın kişiliğinizin doğalında olan ve size ait olan tercihler olduğunu düşündürmesine izin vermemelisiniz. Onunla yüzleştiğinizde, karşınıza alıp konuşmaya başladığınızda zamanla gücünün azaldığını göreceksiniz. Siz onu saklandığı bilinçaltındaki mağarasına girip aydınlığa çıkarmadığınız sürece, o istediği zaman çıkıp sizin yaşamınızı sabote ederek tekrar gizli mağarasına dönecektir. Onun saklandığı karanlıktan aydınlığa yüzleşmelerinizle, ne kadar acı olsa da katlanıp üzerine gittiğiniz taktirde gün yüzüne çıkarabilirsiniz.

    Bunu başlangıçta yapmak zor olacak biliyorum, çünkü travmalarınızın kaynağı olan kişiyle belki hala aynı evde yaşıyorsunuz. Zamanla inkar ettiğiniz travmalara dair ne kadar duygu ve düşünceler varsa hepsini bilinçten uzaklaştırılarak bilinçaltına attığınız için, arada oluşan boşlukta acılarınızın kaynağı olan kişiyi af ettiğinizi sanmış olabilirsiniz. Belki tacize uğradınız, belki dövüldünüz, belki de psikolojik işkenceye sistematik olarak maruz kaldınız yada savaşmak zorunda kalan bir toplumdan mülteci olarak kaçtınız. Tüm bunların hepsi bir çok insanın filmlerde izleyip, kitaplarda okuduğu cinsten büyük yaşantılar. Sizce bu kadar büyük yaşantılar yaşandığı anda kalıp oldu bitti ile geçebilecek olaylar mıdır, hiç mi kişiliğinizi, tercihlerinizi, inançlarınızı, psikolojik dengenizi etkilemeyecektir. Bilinç altınıza bastırdığınız zaman unutulmuş, yaşanıp geçmiş gitmiş mi olacaktır, bu asla olmayacak. Onlar sizin çocukken yatağınızın altında var sandığınız karanlıktaki canavarlar gibi aynı korkutuculuklarıyla varlıklarını sürdürüp, hayata karşı tercihlerinizi sizin elinizden alıp onlar belirlemeye devam edeceklerdir. Travmaların insanların düşüncelerinin oluşumu üzerindeki etkilerini kişinin gündelik hayattaki rutini içinde fark etmesi zor olacaktır. Bir şeylerin yolunda gitmediğini sürekli yapılan aynı hataların kısır döngüsünde yaşanılan sıkıntılardan hissedilecektir ancak bir türlü ismi koyulamayacaktır.
    Bu kısır döngü kişinin sürekli girdiği depresyon dönemlerinin, insanlarla kurmak zorunda olduğu ilişkilerdeki kaçınmacı yetersizliklerin, güven sorunlarının, benlik karmaşalarının, bir yere ait hissedememe durumlarının, yersiz patlamalı öfke nöbetlerinin kaynağını oluşturabilirler. Hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyen travmatik yaşantılar, kişilerin kendilerini gerçekleştirebilmek için atması gereken hayatın rutin adımlarında sabote edici olabilirler. Kişilik gelişimi, kariyer planlaması, evlenmek, çocuk sahibi olmak gibi temel hayat olayları karşısında başarısızlık göstermelerinin kaynağında travmaya bağlı etkiler vardır. Bu etkiler özellikle kişinin tekrar aynı acıları yaşamamak için geliştirdiği savunma mekanizmaları olabilirler. Eşinin yada arkadaşının onu sürekli aldatacağı kaygısıyla paranoyak boyutta güvensizlik yaşayan bir insanın yaşadığı durumda olduğu gibi yada her şeyin yolunda gittiği halde durduk yere ilişkisini bitirmek ve sabote etmek üzere farkında olmadan olumsuz davranışlar gösteren birisinin yaşadığı durumda olduğu gibi, travmatik yaşantıların etkisiyle oluşmuş durumlardır. Bu ortamda açığa çıkan temel kaygı, terk edilmeden terk etmelisin ki daha az acı çekesin, aldatılmadan gitmelisin ki sonrasında gelecek acıdan kurtulabilesin, nasıl olsa bu işte de batacaksın o nedenle zararın neresinden dönülürse kardır diyerek dükkanın kepenklerini kapamak gibi insanın en temel yaşamsal alanlarındaki işlevselliğini yok edebilecek boyuta varabilirler.

    Özellikle çocukluk çağında yaşanmış travmalar bıraktığı izler açısından daha derin olacaktır. Kişinin yetişkinlik yaşantısında kullanmak üzere geliştirdiği kişiliğinin en temel dinamiklerini olumsuz etkileyeceği için, yetişkinlik döneminde görülen kişilik bozukluklarının temelini oluşturacaktır. Her gelişen kişilik bozukluğunun yaşamsal öyküsünde travmatik olay örgülerine rastlamak şans değildir, birbiri arasında çok ciddi boyutlarda kliniksel açıdan anlamlı etkileşimler vardır. Çünkü travmatik olaylar tek başına dahi bir çok psikiyatrik hastalığın oluşmasında en temel rolü oynamaktadır, maddenin kötüye kullanımından, en ağır psikiyatrik durumların oluşmasına kadar en etkili klinik kaynaklardır. Bu durumun iyi anlaşılması alınacak önlemler açısından hayati öneme sahiptir. Travmatik olayların etkisinin ortadan kaldırılabilmesi için travma mağduru kişinin muhakkak psikoterapi alması gerekmektedir. Profosyonel psikolojik yardımın kritik bir etkisi olacaktır bu süreçte. Psikoterapiyi yöneten profosyonelin bilimsel duruşu, olaylara dışarıdan bir gözle bakışı, klinik vaka tecrübesi, sürecin sağlıklı yürütülmesini ve danışanla kurulan ilişkinin iyileştirici bir özellik kazanması açısından gerekli uygulamalı bilgiye sahip oluşu, psikoloji bilimindeki güncel gelişmeleri takip edişi gibi bir çok özelliği kişinin travmatik yaşantısına bağlı sorunların çözülmesinde etkili rolü oynayacaktır. Bu rolün gerekliliğin ana sebebi, kişi travmasının etkilerine bağlı duyumsamalarını kişiliğinin normal dinamiklerinin parçası zannedip, gündelik hayatının rutininde karşısına çıkan olaylara karşı savunma amaçlı kullanılarak alışkanlık haline gelen bazı kişilik yönlerini objektif olarak göremez. Bu noktada bilimsel bir gözün doğru stratejilerle kişiye yaşadığı durumun alt yapısını fark ettirmesi gerekmektedir. Farkındalık sürecinin kazanımlarına bağlı olarak kişi hangi davranışlarının ve duygulanımlarının öz kişiliğinin sağlıklı yanından geliyor, hangilerinin travmasına bağlı bilinçaltı kaynaklı davranışlar olduğunu ayırt etmeye başlayarak, iyi oluş haline doğru dengelenmeye başlayacaktır.. Bir şekilde akıntıya karşı yüzen zorlanmalı yaşantısının iplerini eline almaya başlayan kişi daha dengeli ruhsal yapısı ile hayatını kolaylaştırıp travmaların kısır döngüsünde yarattığı yıkıcı hayat sahnelerinin önüne geçmiş olacaktır. Psikoterapi süreci kişinin kaderinde yaşaması gereken olayların önüne geçerek gelecek dizaynı yapabilen bir kehanet bilimi iddasında değildir.

    Yalnız psikoloji alanına hizmet etmiş önemli isimlerden olan Carl Gustav Jung’un şu sözü dikkate alınmalıdır; bilinçaltı düşüncelerimiz, bilince çıkmadıkça karşımıza kader olarak çıkar, der. Carl Gustav Jung’un sözünü doğru analiz edebilmemiz halinde, psikoterapi çalışmalarının psikolojik problemlerin sağıltımında ne kadar önemli bir rol oynadığını anlayabiliriz. Kişi gündelik hayatını yaşarken daha çok bilinçli yönünün farkındadır. Temel ihtiyaçları olan, barınma, cinsellik, güven ve ait olma gibi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bilincinin uyanık belleğini aktif tutmak zorundadır. Uyanık bellek içinde bulunan çevrenin imkanlarını algılayıp temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için sürekli aktifken, işleyen belleği gündemde tutar, yani uyaranlar dünyasındaki milyonlarca dış uyaran arasından kendisinin yararına olanı alacak, zararı olandan kaçacak filtrelemeyi bu sayede yapar. Bu süreçte temel kaygı hazzın peşinden koş, haz vermeyenden uzaklaş şeklinde ilkel boyutta devam eder. Bilinçaltı bu hareketlilik içinde asla pasif ve edilgen durumda değildir, aksine ilk fırsat bulduğu zamanlarda bilince çıkarak varlığını hissettirir. Bilincin savunma ağı olan ego sistemi kişiliğimizin çeşitli dinamikleri aracılığıyla oluşturulmuş savunma sistemleri tarafından korunur. Bu korunmanın temel amacı, gündelik hayatın iniş çıkışları, problemleri, duygusal gerilimleri karşısında insanın yaşamını sürdürmesini sağlayan yaşamlılık halinin devamlılığı için temel ihtiyaçlarının temini yönünde işlev gören bilinci yani egoyu bütün bir halde dimdik tutabilmektir. Ancak bilinçaltı ile bilinç arasında oluşan bir siyah delik söz konusu ise, travmatik duyguların yüklü olduğu semboller bu delikten sızarak bilince çıkar ve egoyu baskı altında tutup savunmalarının işe yaramaz hale gelmesini sağlayıp kişiyi depresyon durumunda iş göremez, işlevsiz hale getirir. Hayattan herhangi bir haz alamayan, temel ihtiyaçlarını karşılamak için eylemsellik gösteremeyen, sosyal hayattan geri çekilip, yaşama dair umudunu kaybeden insanların içinde düştüğü depresyon tablosu size yabancı gelmeyecektir. Bu durumun temel sebebi dış bir kaynaktan gelen yıkıcı uyaranın ego savunma sistemlerine aşırı baskı yaparak, omuzlarına bindirdiği aşırı yükten dolayı dağılması mı söz konusudur yoksa dış dünyada her şey yolundayken bilinçaltının kara deliklerinden giren yıkıcı sembollerinin sabotajı mı söz konusudur sorusu akla gelmektedir.

    Bu iki kutuplu bir durumdur, normal gelişim dönemlerinden geçmiş bir insanı gerekli destek mekanizmalarıyla örülmüş sosyal ağlanması da varsa, kişiliğinin dinamikleri uygun kültürlenme, eğitim, inanç sistemleriyle oluşan süper ego gelişimiyle korunuyorsa, sorunlar karşısında daha az ego dağılması yaşayacağını söylemek felsefe olmayacaktır. Ancak bilinçaltının derinliklerinde travmanın karanlık izlerini taşıyan bir insanın durumu daha farklı olacaktır. Kaleyi içten fetih eden düşmanın tahribatı kadar güçlü etkiye sahip bu yaşantılar, içeriden içeriye doğru saldırılarak yaparak, egonun etrafında ördüğü savunma duvarlarını tuzla buz edip, ego dağılmasına beraberinde kişilik dağılımı yada bölünmesine kadar etki edebilecektir. Travmaların kişilik gelişimi üzerindeki bu denli yıkıcı etki göstermesinin kaynağı budur, düşmanın içeride olmasından kaynaklıdır.

    Travmayla çalışmak demek bilinçaltı ile çalışmak olduğundan, bu alanda faaliyet gösteren psikoterapistin bilinçaltı dinamiklerinin ne şekilde işlediğini çok iyi bilmesi gerekir. Aynı zamanda bu çalıma sırasında yapacağı yorumların ve çıkarsamaların kendi psikolojik dinamiklerinden en az şekilde etkilenmesi için, psikoterapistin de psikoterapiden geçerek kendi sağaltımını gerçekleştirmiş olması beklenir. Bilinçaltının yoruma dayalı bilgilerini analiz edebilmek salt objektifliği ve öz denetimi gerektirir. Bilinçaltı dinamiklerini analiz ederek, travmanın tahribinden kaynaklı yıkıntının ayak izlerini yakalamak mümkündür. Bunu yapabilmek elinizdeki silahlar, psikanalitik kaynaklara göre serbest çağrışım, rüyalar, gün içinde yaşanılan uyanık haldeki dalmalar şeklinde ortaya çıkan uyanık uyuklamalar, düşlemler, fantaziler gerekli bilinçaltı bilgilerini semboller şeklinde bilince çıkarırlar. Bilince çıkan semboller gündelik hayatta daha çok kontrol edilemez duyguları çağrıştıran tetikleyicilerdir. Terapinin korunaklı ortamında, terapistin himayesinde gün yüzüne çıkarılarak yorumlanan sembollerin çağrıştırıcı yönleri hastanın menfaatine sonuçlar üreteceği gibi, gündelik hayatın rutini içerisinde spontane şekilde bilince çıktıklarında zararlı olabilmektedir. Basit bir örnekle anlatmak gerekirse, geçmişinde cinsel tacize uğramış kişinin, mağduriyet kaynağı olan erkeklere karşı duyduğu aşırı içselleştirilmiş ve iğrençleştirilmiş duygulanımı, kişi fark etmeden çevresindeki bütün erkeklere karşı yöneltiyor olabilir. Kocasına, patronuna, erkek arkadaşlarına karşı duyduğu sebepsiz öfkeyi anlamlandıramayan bir kadının yaşadığı kafa karışıklığını düşünün. Kaynağını bilmediği öfkesi yüzünden patronuyla kavga eden, otorite sorunları yaşayan, ilişki yürütemeyen insanların bir çoğu bilinçaltının çağrışımları sonucu bilinçlerinde anlamsızca yaşadıkları duygulanımların sonuçlarını yaşarlar. Diğer bir örnekte, gündelik yaşantısının bir çoğunu fantazilerindeki süper kahraman olarak geçiren bir ergenin, bir daha mağdur edilmemek adına fantazilerinde yarattığı tüm güçlü süper kahramanlarla kurdukları özdeşimin kaynağı yine kompleks bilinçaltı yapılarından kaynaklanır. Özetle bilinçaltını şu şekilde tanımlamak doğru olacaktır, bilinçaltını tam anlayabilmek için de bilincin temel özelliklerini doğru kavramak gerekir.

    Gündelik hayatın normal akışı oluşurken en belirleyici olan faktörlerin başında içinde yaşadığımız zamansal, mekansal, uzaysal alemin fiziki kısıtlamaları belirleyici olmaktadır. Bu belirleyicilik içinde kurguladığımız nesnel dünya yaşamı, sosyal ilişkiler, iş bölümleri, bilimsel alanlar bu fiziksel kısıtlamalar ile şekillenir. Fiziksel olan uyaranlar dünyası ile temasımız bilincimizin parçası olan gerçeklik egosu ile düzene girer. Yani gerçekliği tam anlamıyla gerçek bir şekilde yaşamak için kişiliğimizin gerçekle uyumlu ego kısmının gelişmesi gerekmektedir. Bu gelişim daha çok çocukluğun somut işlem evresinde gelişerek içinde bulunduğunuz yaş evresine prototip olarak taşınır siz daha sonra onu deneyimlerinize bağlı olarak geliştirirsiniz, öğrenme, maruz kalma gibi dış dünya yaşantıları bunu sağlayacaktır. Bilincin gerçeklik dünyası ile uyumlu iş birliği insan organizmasının varlık sürdürebilmesi açısından gereklidir. Özellikle nesne üzerinde etki gösteren, onu şekillendiren, yeni olana adaptasyon geliştiren organizmanın en büyük silahı bilinci ve onun mekanizmalarıdır. Bu mekanizmalar herhangi bir sebeple zarar görürlerse, kişinin dünyaya dair geliştirdiği bütün adaptasyon alanları sarsılacaktır. Bilincin ve onun bütün mekanizmaları ile oluşan kişiliğin dağılması halinde, algılanan gerçeklik algısıda dağılarak kişi psikotik kırılmanın etkisiyle şizofreni durumuna dahi kayabilir, bu kadar uç psikiyatrik rahatsızlığın engellenmesindeki en önemli olan egonun bir parçası olan gerçeklik egosunun sağlıklı kalabilmesi ile mümkündür. Bilincin bu yönünü göz önünde bulundurduğumuzda bilinç altının genel yapısını, işleyiş ve açığa çıkış yöntemini algılamak kolaylaşacaktır.

    Bilinç kendi egosal yapılanmasını somut olandan beslenerek şekillendirir, çocukluk öğrenmeleri, genetik taşıyıcılıkla getirilen karakterize yapılar, insan olmaktan kaynaklanan meziyetlerin aracılığıyla eğitim ve öğretime maruz kalmak, öğrenmenin her yönü bilincin katmanlarını oluştururlar, kısmi olarak bilinçaltının dürtüselliği ile bilince çıkardığı itici güçler dahil tüm bu insani yapılardan bağımsız olarak inanç temelli açıklanabilecek metafiziksel yapıların insan kişiliğini şekillendirdiğini düşünüyoruz. Bilinçaltı dinamiklerinin örgütlenmesi ise daha ilkel boyuttaki veriler ile şekillenir. Cinselliğin, öfkenin, hayvani saldırganlığın, temel ihtiyacını karşılayabilmek için gerekli yağmacı savaşçılığın, hedonist haz merkezlerinin, üremenin, hayatta kalmak için öldürmenin yani aklınıza gelebilecek her türlü yabaniliğin kaynakları bilinçaltı katmanlarında bulunur. Bu örnekleri arttırmak mümkündür, genel anlamda insan beyninin ilkel kalan kısımları ile bilinçaltı aktif ilişki içindeyken, beynin gelişmiş bölümlerinin oluşturduğu insanlık medeniyetinin gelişmesine bağlı olarak oluşan sesinin kısılmaya başlasa da etkisi hala devam etmektedir.

    Özellikle hayat içinde yaşanmış travmatik olaylara bağlı duygulanımların içeriği bilinçaltının bahsedilen hayvani özellikleri ile eşleşerek karakterize olup vücuda bürünerek, bilincin sağlıklı yapılarına uyguladığı zorlayıcı taruzlarını insan kompleks duygular, duyumlar olarak yaşamaktadır. Kompleks hale gelmiş kirli duygulanım ve düşünceler insanın tüm hayatını, kişilik yapısını, yaşamı organize ediş şeklini belirleyecektir. Bunu örneklendirmek gerekirse, bedenine aşırı derecede takıntı geliştirip sürekli zayıflamaya çalışan yemek yeme bozukluğu hastalığına yakalanmış insanları ele alabiliriz. Bedenin bu yıkama maruz kalmasını sağlayan temel alt yapı, biyolojik hastalıkları dışarıda bırakırsak, insanın psikolojik yapısındaki kompleks duygulanımlarıdır. Yani, asıl kaynağından bağımsız olarak yaşanılan ruhsal sorunların şekil değiştirerek bedene döndürdüğü yapılarından kaynaklanır, kompleks bu sistemdeki karmaşanın adıdır. Cinsel travmaya maruz kalan birisinin, bu travmaya bağlı olarak geliştirdiği duygusal yıkım bilinçaltının ilkel mekanizmalarıyla iç içe geçerek karakterize olup kendisini somut bir varlığa büründürmesi kompleksin şeklini belirleyerek insanın psikolojik ve biyolojik bütünlüğünün bütün katmanlarına kanser gibi yayılması sonucu, bilinç sağlıklı algısını kaybetmeye başlar. Tacizin yarattığı duygu bilinçaltının öldürme isteği ile karakterize olarak, iğrenme duygusunu körükler. Buna eşlik eden nefret, kin, öç alma, yağmalama duyguları tacizin yıkıcı etkisinin dili olarak bilince kompleks olarak çıkar, bilince gizli kaynağıyla görünen kompleks sonucu kişi bedenine zulüm etmeye başlayarak tacizcinin yanına kar kalmış suçunun bedelini kendi bedenine ödetir. Bu kompleksin bir yönü cinai duygulardan beslenen ölümle alakalı olduğu için dolaylı yönden kişi benliğinin bütünlüğünü gasp ederek zamana yayılmış intiharını gerçekleştirir. Bilince çıkan kompleks bu yapılar, dünyanın ona sunduğu haz kaynaklarını kendisine yakıt ikmali yapabilecek depo olarak görür ve kişiyi uygunsuz yaşantıların içine çeker. Özellikle bilinçaltının en ilkel dürtüsü olan ve yaşamsal öneme de sahip olan, insanlık klanının varlığını devam ettirebilmek için elzem olan cinsellik, bu kompleks yapıların yöneldiği en önemli kaynaktır. Taciz mağduru bir kişinin cinsel anlamda yaşadığı sapkınlığın ana kaynağı budur. Sado mazoşist eğilimler, fetişist yaşantılar, cinsel saplantılar bu şekilde gelişir. Kişi cinsellikle alakalı olan her şeye aşırı derecede odaklanarak yaşamının merkezi haline getirir. Travmaların yakıcı duygu ve düşüncelerinden bilincin zorlantısını engellemek amacı ile, kısmen hastalıklı savunmalar dahi olsa ego dağılmamak için savunmalarını bu kompleksin hastalıklı yapılarıyla kurgular yani saplantı oluşturur. Oluşan saplantıların temel görevi, bilincin bilinçaltına maruz kalan savunmasızlığı sebebiyle milyonlarca duygu ve düşüncenin bombardıman şeklinde hücum etmemesi amacıyla, tek bir saplantılı düşünceyi bilinçte tutarak diğer milyonlarcasını bastırma amacını taşır. Kişi hedonist yaşam şeklini, egonun hastalıklı savunma mekanizmalarını beslemek üzere görev yapar, zorlantı içinde olan benliğin bütün mekanizmaları acıdan kaçabilmek için hazzın gündelik tatminlerini yara bandı olarak kullanır. Her bir yanı çizik içinde kalmış ruhun bütün dinamikleri keyif ile, hayvani yönlerinin doyumunu sağlamak ile tamamen ilkel bir yapıya bürünerek, kişinin insani gelişmişliğini, potansiyelini, değişme gücünü, ilahi yönlerini sabote ederler. Süper ego adıyla belirtilen vicdan mekanizması işlevsiz kalarak kişinin erdemsiz, kuralsız, ahlaksız yaşantısına ses çıkaramaz.

    Sağlıklı kişilik gelişiminin ana unsurlarından olan, süper ego içeriği, normal şartlarda insanın hayvani davranışlarını engellemek, onu hizada tutmak, hazzın değil ahlaki olanın peşinde koşmasını sağlamak gibi görevleri varken, dağılmış benliğin yıkıntıları arasında kalarak kişiye ışık olamaz. Tüm bu süreçlerin en geniş tanımı tam bir dağılmadır, travmatize bireylerin kişiliğin her alanında yaşadıkları dağılmanın oluşmasındaki süreç temel olarak bu şekildedir. Bilinçte oluşan çatlaktan içeri giren bilinçaltının ilkel yanları kanserli virüs gibi, kişiliğin gelişmesini engelleyerek hazzın peşinde koşan ve vicdanının sesini inkar eden insanları meydana getirmiştir. Bu durumu yaşayan insan tek başına suçlu değildir ancak yardıma kesinlikle muhtaçtır. Çünkü insanlığının onuruna yakışmayan bir yaşantının cehennem ateşini tüm dağılmışlığına rağmen oda hissediyordur, hazır olduğunu düşünmediği yüzleşmesinden kaçışı yoktur, eğer bu dünyada yüzleşip komplekslerini çözebilirse rahat bir ölüm onu bekleyecektir, öteki türlü bir ölüm hayvani bedenselliğe mahkum olan insanın mahcubiyetiyle olacak, hakkı olan insanlığının eksikliğiyle sonsuzluğa uyanacaktır. Bu kompleksi çözmek bunu yaşayan insanın kendi sorumluluğundadır, suçlayıcı yaklaşımı, şeytanlaştırdığı her vicdani yapı, kötü ilan ettiği herkese rağmen, değişmek onun çabasıyla olacaktır, suçlu bulmak onun vicdanını rahatlatsa da çözüm getirmeyerek dağılmışlığın cehenneminde o insan yanacaktır.

    Bu savaşta bahanelere yer yoktur, yol gösterici rehber insanın doğumuyla birlikte genetiklerinde işlenmiştir. Psikoterapistin , terapi sırasında kullandığı en önemli silahı hastasının bütün dağılmışlığına rağmen hiç bir yıkımdan etkilenmeden sabit kalabilen ruhunun özündeki akil yönüdür. Bu akil yön tanrısal olandan beslenir hatta tanrısal olandır. Bilinçaltı, bilinç ve süper egonun birbiriyle iç içe etkileşiminin dışında kalan tanrısal boyutta konumlanmıştır. Yapısı gereği ilahi bakışıyla insanın kendisini uzaydan kuş bakışı görebilmesini sağlayan, bütün ruhsal fırtınaların ürettiği gündeminin dışına çıkarak üst düzeyden kendisine bakabilmesini, olgun, analitik, akil, bilirkişi yönüyle objektif yorum yapabilen, insanın tüm karmaşıklıklarının yarattığı kasırgaların can havlinden kurtarıp üst boyuta taşıyan, ilahi bir göz vardır. O ilahi göz aynı zamanda insanında parçası olduğu kainatın nizamından sorumludur. En gelişmiş haliyle kapasitesi sınırsızdır. Dünyanın yaratabileceği olumsuz etkiler sonucu hastalanan, dengesi bozulan gündelik yapılarımızdan bağımsızdır, bizimle iç içedir, aynı zamanda bizim çok dışımızdadır. Asıl kaynağı mutlak dengedir, savaşların yarattığı şaşkınlıktan, katliamlardan, kaostan, ölümün yarattığı karamsarlıktan, acizliğin en küçük belirtilerinden dahi arınmış, saf ve durulanmış karaktere sahiptir. İnsanın ruhsal yapısının katmanlarında bir yere konumlandırılması gerekirse, üst bilinç dışı hali şeklinde nitelendirilerek genel sınırlamaların çizgisinin dışında konumlanabilinir.

    Konumlandığı nokta, genelde kalın sınır hatlarıyla belirgin olduğundan insanda potansiyel olan varlığının aktive edilerek, kullanılır hale getirilmesi gerekmektedir. Yaşanılan sorunların etkisi altında bu potansiyelini sisler içinde tutan insan, özel yönelimleriyle letafetin, mutlak olanın, tüm güçlü iyi oluşun olduğu bu yönünü açığa çıkarabilmek adına çalışmalar yapmak zorundadır. Bu çalışmalardan kastımız farklı coğrafyadaki ritüellerin kaynağı olan inanışlarla olabileceği gibi, değer yargıları taşıyarak iyi olana hizmet eden farklı düşünce akımlarında da sağlanabilir. Basit bir mantıkla insan kendisinde barındırdığı hayvani hatta hayvani olandan da aşağıda kalan yönleriyle mücadele etmeye başlarsa, üst bilinç dışının semalarına doğru yaklaşmaya başlar. Kendinde geliştirdiği her güzel özelliğin karşılığı olarak varlığı yükselmeye başlayacak, gerçek ait olduğu katmana yani insanlık onurunun semalarına doğru dikey yükselişine geçecektir. En ilkel kabilelerden, en ilkel insan çağlarına kadar bütün insanlık bu potansiyelle var edilmiştir, dönemin şartlarına, coğrafyanın farklılıklarına göre açığa çıkışı derece olarak yada şekil olarak farklılık göstermiştir. Bunu gerçekleştiren insanların içinde olmayı hepimiz hak ediyoruz, hakkımız olanı elde etmek için çabalamazsak bunun için bedel ödemeyi göze alamazsak hazzın peşinden koşan ilkelliğin girdabında kalacak ve kendimizi mükemmel zan ettiğimiz var oluşumuzda asıl potansiyelimizi açığa çıkaramadan bu dünyadan gitmek zorunda kalacağız.

    Bu potansiyelin aktive edilmesi gerekliliği sonsuzluğu da etkilemesi açısından gereklidir. İnsan bu dünyada nasıl ölürse öle doğacağına insan bir insan olarak biliyorum ki, bu dünyada sağladığım her gelişimin kazanımı ölümden sonraki sonsuzluğumda da işime yarayacak, yine biliyorum ki önüme hangi bahaneleri sunarsam sunayım bu gelişimden kendim sorunluyum, bahaneye bu aşamada asla yer yok, her bahane kendini kandırmaktan başka işe yaramayacak. Yaşam içinde yaşadığımız her psikolojik problemin sonucundaki kırılmalar, depresyon ile ortaya çıkan duraksamaların gerçek anlamı göz ardı edilmemelidir. Varoluşumuzun ilerleyerek gelişmek isteyen potansiyeli, açığa çıkmak isteyen gizil yönleri, insanı uyarmak için bu duraklama dönemlerini kullanmaktadır. Yaşadığın hayat her ne şekilde ise, her şeyin en güzel gittiği anlarda dahi depresyonun ortaya çıkışıyla durağanlaştığın, içine çekildiğin, sosyal hayata soğuduğun o anlar gelişimin için en verimli anlar haline dönebilirler. Varlığındaki o mutlak olan letafet sana bu şekilde bir şeyler yolunda gitmiyor, sen şuan mutluluk zannı içinde dünyanın gündemi içinde kayboldun, hayattan aldığın hazzı yaşama sevinci olarak hissettiren hovardalığın senin ilkel yönlerinin dayatmalarıyla oluşuyor, aslında sen bu değilsin, silkelen ve kendine gel diyerek uyarıyor bizleri.

    Her depresyon anındaki içe çekilişin yarattığı acılar birer kırmızı alarm şeklinde hayatında değişiklik yapman için seni uyarıyordur. Bu değişiklik bazen mekansal değişiklik olabildiği gibi daha çok bilinç boyutunda yeni farkındalıklar kazandırmak üzere olursa gelişimi hızlandırırlar. Dünyanın nesneleri ile kurduğun haz odaklı ilişkini asgari düzeye indirdiğinde, tatminsizliğini kanaat duygusuyla örttüğünde, hırsını ve öç alma duygularını af edicilik ile yendiğinde, hata arayan değil hata örten olduğunda emin ol ki varoluşunun gök kuşağındaki renklerini daha yakından görüp coşacaksın. Asıl mutluluk denilen büyük ideanın bu süreçler sonrasında yaşanılan bilinç halinde gizli olduğunu göreceksin. Hazcılık ile mutlak mutluluk arasındaki en ince çizginin azalmaya başlayan arzularının yerini az ile yetinme duygu aldığında fark edeceklerin, senin içindeki hırs ateşini körükleyen doyumsuzluğuna serin sular serperek acını dindirecektir. Dünyanın sesini kısmaya başladığında ruhunun kulaklarında üst bilinç dışının rahmet saçan sessini duymaya başlayacaksın, işte o an yaratıcı olanla tekrardan kavuşma anı olacak, kendini af edeceksin o da seni af edecek, kucaklaşacaksınız sana olan rahmeti gazabını aşacaktır bundan sonra, cehennem ateşiyle yanan can evine bayramları müjdeleyecek meleklerle muhatap olacaksın. Her türlü sorunun çaresini, iç dünyanda aramaya başladığında ve onu bulduğunda insanlığına güvenin artacak, yalnız olmadığını anlaman için travmatize edilmiş benliğinin her parçasıyla tekrar barışman gerektiğini anladığında, iyileşmeye başlamış olacaksın.

    Sevgilerimle..

    Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    Bi Nefes Psikolojik Danışmanlık Merkezi

    Travmatize Ruhların Psikoterapisi/ Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    loading...