Travmatize Ruhların Psikoterapisi/ Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    Travmatize Ruhların Psikoterapisi/ Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    Travmatik yaşantılar hayatın hangi döneminde olursa olsun benzer psikolojik sonuçlarını yaratırlar. Çocukluk ve ergenlik döneminde maruz kalınan travmaların derin etkiler yaratmasının temel sebebi, çocukluğun ve ergenliğin yetişkinlik döneminden farklı olarak sorun çözme, zorluklara göğüs germek için gerekli olgun kişilik özelliklerine sahip olmadıkları bir dönemde oldukları için kolay yıkımları beraberinde getiriyor. Yıkımlara sebep olan travmaların etkisine bağlı öğrenmeleri hala kayıt halinde aktif tutan ve doğrudan içe alım yapan çocuk ve ergen psikolojisi için zamanla, olumsuz bu etkilerin sonucu oluşan duygulanımlar içselleştirilerek benimseniyor. İçselleştirilen olumsuz duygulanımlar olumsuz yönlerine rağmen, ruhundaki boşluğu doldurmakla meşgul olan özellikle ergenin bilişsel yapılarında, nöral ağlanmalar oluşturarak kişinin davranışlarını, hayata bakış açısını, gelecek algısını, yaşam şeklini belirleyen yol gösterici düşünceler halinde örgütlenerek, onların davranışlarını belirliyor.

    Bu noktada hayati gerekliliğe dönüşen psikoterapi seansları, kişinin hayatını yöneten olumsuz ve işlevsiz yönlerini kamufule eden bu referans düşünceleri tekrar organize ederek, yeniden yapılandırmayı amaçlar. Bu amaca ulaşmak için psikoloji biliminin uygulama odaklı bilgilerini araç olarak kullanıp, kişide doğuştan gelen ve potansiyel halde açığa çıkmayı bekleyen akil yönlerini harekete geçirerek karşılıklı iş birliği halinde, travmaya bağlı oluşan işlevsiz bilişsel yapıları organize etmeye çalışır. Bilişsel yapının tekrar organize edilerek sağlıklı özelliklerle donatılması süreci uzun terapi seanslarını gerektirecektir. Senelerin birikimiyle oluşan, güçlü yaşantıların duygularıyla kırmızı mühürle bilince kazınan öğrenmeleri revize etmek zaman ister. Psikoterapi başlı başına öğrenme süreci olduğu için, öğrenmeye maruz kalan öğrencinin göstereceği dirençler ile kesintiye uğrayabilir. Bu dirençlerin oluşma sebebi ilk başlarda, bilinçaltından yoğun bir şekilde gelen güçlü duygulardan kaçabilmek için organizmanın hazza ulaşmak acıdan kaçmak kaygısıyla, ortaya çıkaracağı savaş yada kaç refleksi ile geliştirdiği savunmalarıdır. Psikoterapiyi yöneten uzmanın kompleks yapılarla dağılmış, karmaşa içinde anlam arayan yorgun ruhların karşısında sabırlı kalarak, kendisinin gösterebileceği karşı dirençleri kontrol altında tutması gerekir. Uzmanın güçlü duruşu, bilimsel tarafsızlığı, yoğun duygular karşında empati dilini kaybetmeden gösterdiği soğuk kanlılık, karşısındaki bireye güven aşılayacağından, kişi terapinin güvenilir ortamında istismar edilmeyeceğine olan inancıyla, en kompleks duygulanımlarını masaya yatırabilme cesaretini gösterecektir. Artık bilinçaltının karanlığında kalan komplekslerin kaynağı olan cerahat dışarı çıkmaya başlayarak, egoyu zorlayan karmaşık duygulanımlar dışarıya akmaya başlayacaktır.

    Bu dışarı atım süreci, danışanın serbest çağrışım halinde biraz öfkeyle, biraz saçmalayarak açığa çıkardığı duygu, düşünce, davranış örüntüleri halinde olmaktadır. Bu süreç anlamlı, manalı, organize cümlelerle süslenmiş edebi bir dille olmak zorunda değildir. Danışanın seans anında açığa çıkardığı her olgu, ne kadar anlamsız görülürse görülsün kendi içinde anlamlıdır. Kompleks halde karmakarışık olan ruhsal dinamiklerin açığa çıkarken, entelektüel ve felsefi derinliği olan büyüleyici sözleri kullanması beklenemez. Bazen ağlama krizleriyle, bazen derin sessizlikle, bazen de sadece el kol hareketleriyle dahi dışa vurumcu boşalım sağlanabilir. Kişi gündelik hayatının eyleme vurum odaklı hazzın peşinde koşarak bastırmaya çalıştığı duygularının daha fazla kompleks hale gelmesine hizmet ederken, psikoterapinin güvenli ortamında dış dünyanın sesi kısılmışken yaşadığı eyleme vurumcu boşalımlar iyileştirici özellik taşıyarak diğerinden ayrılır. Bu sürecin yönetimi hayati önem taşımaktadır. Karşısında serbest çağrışım halinde en ilkel dürtüleriyle karakterize olmuş travmatik duygulanımlarını açığa çıkarmaya çalışan bireyin, içine düşebileceği karamsarlıkla karakterize dehşete düşme halini terapist çok dengeli şekilde karşılayabilmelidir. Seansın belli aşamalarında terapiste karşı aktarım geliştirmeye hazır olan danışan, travmalarının kaynağı olan kişilerin zihinsel imajını terapiste aktararak, onu mağdur eden kişinin yerine koyabilir. Bundan sonra karşısında oturan ve onu üzen asıl kişinin zihinsel imajını yansıttığı terapiste karşı yıkıcı aktarımlara başlayacaktır. Bu aktarımlar daha çok sözlü şekilde tehditkar olabileceği gibi fiziksel boyutta saldırganlıkla da çıkabilir. En iyi ihtimalle rüyalar aracılığıyla danışanın zihinsel süreçlerindeki imajlar dünyasındaki olay örgülerinde yaşanabilir.

    Çok yönlü risklerini bir arada taşıyan terapi sürecini yöneten terapistin oluşacak farklı dinamikleri yönetebilmek için güçlü irade sergilemesi gerekecektir. Bu iradenin ortaya koyulması halinde, danışanın sağaltımı gerçekleşmeye başladığında, travmaya bağlı yıkıcı duygulanımlarını yavaş yavaş eriterek, dışa vurumları ile atmaya başlayarak, kompleks yapılarının kaybolmaya başladığı görülecektir. Bilinçaltının her katmanında temizlik yapmaya başlamış olan birey, kompleks olarak sergilediği ilkel davranımlarının kaynağı olan duygularıyla yüzleştikçe, üst bilinç altının katlarında yükselmeye başlayacaktır. Bu yükseliş aşamaları terapinin ilerleyen zamanlarında en yüksek halini alarak, kişinin kendi kontrolünü elinde tutabildiği, akil ve olgun potansiyeli sayesinde dengeli yaşantısını sürdürebilecek kazanımları elde edecektir, artık terapiste ihtiyacı kalmayarak kendi ruhunun terapisti olabilecektir. Bu durumu başlangıçta kömür olan en basit madenin uygun işlemlere tabi tutulması sonucu elmas gibi değerli bir taşa dönüşmesine benzetebilirsiniz. Aynı kömür başlangıcında elmas olma potansiyelini tabiatında barındırırken, güzelliğinin açığa çıkabilmesi için onu işleyecek sanatçıya ihtiyaç duyuyordu. Onu işleyecek sanatçı kömürü de elması da tanıdığı için ön görüsüyle bu süreci başkalaşıma dönüştürebilecek hazır oluşu gerekirdi. Hatta mümkünse, hatta zorunlu olarak o sanatçının da kömürden elmasa dönüşme sürecini kendisinin de yaşamış olması, psikoterapi süreci için daha istenilen bir durumdur. Yaralı bir kalbi ancak yaralı başka bir kalp tam anlamında anlayabilir. Çünkü bu anlama hali başlı başına, bilmeye dayalı soğuk analitik bakışın ortaya koyduğu verilerden çok daha fazlasını içinde barındırır, görebilmek, yaşamak, sol yanının titreyen tellerinde hissetmesi gerekir.

    İnsanın olgunlaşıp acılarla dolu ruh cehenneminin azabından azat edilebilmesi için bu sancılı aşamaları yaşamaya mecburdur. Bu aşamaları yaşamamak için göstereceği her türlü dirençleri, inkarcılığı, hazcılığı, ret edici pragmatist şüpheciliği, entelektüalizasyon ile duygulardan kaçmaya çalışan soğuk bilimselciliği sadece onun ruhundaki cehennem ateşine odun olup, ateşini alevlendirmekten öteye geçemeyecektir. İnsan uykudadır, ölünce uyanır sözündeki derin manayı, cehennem ateşinde yanan benliğin kendisini öldürerek yeni bir benlik oluşuma talip olup girdiği sancılı sürecin sonucunda anlayacaktır. Travmatize benliğin yaşadığı kişilik dağılımın karmaşasının gündelik dildeki adı cehennem azabıdır. Cehennemi sadece öldükten sonra cezaların çekildiği ateş çukuru bir mekan olarak düşünmek büyük yanılsamadır. Bizler kendi cehennemlerimizi bu dünyada ellerimizle yaratmakla meşgulüz. Bahanelerle haklı hale getirerek yaşadığımız acılarımızı kutsayıp kendimizi kapadığımız mağduriyet zindanlarının mahkumları olarak, değişime dair yaşamın karşımıza çıkardığı fırsatlara kör oluyoruz. O her an şendedir, sözünün derinlemesine manası bize gerekli ip ucunu veriyor. Diyor ki, ben her daim oluş halinde aktifim, kainatın durağan tek düzeliğini kabul etmiyorum, her daim yenilenmeye yönelik faaliyet halindeyim diyerek bizleri uyarıyor. Bunun karşısında bizim duruşumuz daha çok, mağduriyet psikolojisinin gizli çekiciliği ile yaşadığı sorunlu yaşantıları zihinde sabitleyip, sürekli onun etrafında dönen düşünceler üreten bir kişinin hali, her an yeni bir oluşta olan sistemin dışında kalmasını sağlayarak olduğu yere çakılı kalmasına sebep oluyor. Bu durağanlığa hizmet eden saplantılı düşünce kalıpları hep aynı gündemleri, aynı ortamda, aynı kişilerle, aynı metotla yarattığı için kişi gelişemiyor, saplantılı düşünceleriyle saplandığı kısır döngülü yaşamı cehennemin adı olup yakıyor, o cehennemin ateşini ise kişinin alışkanlıklarıyla geliştirdiği sabit davranış kalıplarının taşıdığı odunlar besliyor.

    Aynı cehennemin ateşinde bütün insanlık yanacaktır, o ateşi oluşturacak yaşantılara kaynak bulmak için, insanın sadece dünyasal yönüyle yaşaması yetecektir. Özünde sonsuz kainatın adı olan aşkın bir nefesi olan insanın, kendisini sadece dünyasal kalıplarla tanımlayıp, hayvani yönleriyle yaşam sürdürmesini devam ettirdiği sürece, cehennemin kendisine ateş bulması zor olmayacaktır. Ölmeden önce ölünüz sözünün derin manası burada çözüme ulaşmak için önemli rol oynamaktadır. Sizi cehennemde tutan alışkanlıklarınızı, saplantılarınızı, yaşam şeklinizi, duygu kaynaklarınızı yeniden elden geçirip işlevsiz olanlarını yok edip yani öldürüp, yeni davranış örüntüleri geliştirerek kişiliğin silahlarını, hayatı cennete çevirecek yeni bakış açıları üretebilir hale getirip yeniden doğması gerekmektedir. Ben buyum değişmem, insan yedisinde neyse yetmişinde odur, bu dakikadan sonra değişsem ne olur sözleri bahaneden öte değildir, sizin saplantılı bir şekilde aynı zihinsel, ruhsal, yaşamsal zeminde çakılı kalmanıza hizmet etmekten başka işe yaramayacaklardır. Her türlü değişim insanı korkutur, değişim cesaret ister, bedel ödemeyi gerektirir. Gündelik hayatın akışı içinde, insanın hazza ulaşmak acıdan kaçmak kaygısına hizmet eden bütün kompleks yapıları aracılığıyla güvenli yaşam alanını insan kurgular. Bu kurguyla oluşmuş konfor alanı içinde, insana her şey tanıdıktır, hayatına dahil ettiği insanların yüzleri, yaşayacağı olayların ön görülür niteliği, en aza indirilmiş kaosun riskli yaşantıları tahmin edilir olduğundan kişi kendisini konfor alanına hapis ederek dünyanın bütün değişimlerine, yeniliklerine kendisini kapatır. Çünkü yeni olan, yeni öğrenmeleri, yeni davranış-düşünce-duygu alanlarını revize etmeyi beraberinde getireceğinden kişinin konfor alnında kurguladığı rahatlığın tehdit edileceğini düşünür. Bu süreç bilinçaltı boyutta oluşur ve emin olun bir çok insan bu şekilde yaşamlarını sürdürürler. Konfor alanı içinde her şey öngörülür ve sabit olduğundan, kişi hayatında başka hiç bir meziyet geliştirmeyerek bu alan içinde yaşayıp ölebilir.

    Ancak o her an şendedir, yenilenme, dinamizim, eylemsellik, enerji onun tabiatında vardır, bu sebeple saplantılı durağanlık gösteren kişinin kendisine yarattığı konfor alanını cennet sanmasına izin vermez. Dış dünyasında her şey yolunda gittiği halde iç dünyasında tanımlayamadığı bir sıkıntıdan bahseden konformistin düştüğü ikilem bu sebepledir, onun üst bilinç dışında bulunan ve olgunlaşarak açığa çıkmaya çalışan potansiyeli bu duyguyu içinde oluşturan kaynaktır. Yenilen, değiş, öğren, zihninin nöronlarında kurguladığın öğrenme ağlarının oluşturduğu zemin benim açığa çıkabilmem için yeterli gelişmişliğe sahip değil demektedir. Açığa çıkmaya çalışan potansiyelin istediği, kişiyi yaşamın farklı olaylarına maruz bırakarak, yeni öğrenmeleri aracılığıyla, alışkanlıkları ile kurguladığı sığ nöral ağlanmalarını yıkıp daha genişlenebilir esnekliğe sahip olana dönüştürme kaygısındadır. Bu nedenle hayat, potansiyelin açığa çıkmasında elverişli alt yapıyı taşıdığını düşündüğü insanların karşısına uç, zorlayıcı yaşantıları çıkarır. Uç yaşantıların zorlanmacı yapısı nöronların uyarılmışlığını maksimum seviyede tutacağından, büyük acılar büyük etkiler yaratarak patlamalı nöron gelişimini aktive edeceğinden, zihnin bilişsel yapısındaki öğrenmeye bağlı gelişimi hızlanacaktır. Gündelik rutinler için sabit, ön görülebilir yaşantılar, saplantılarla susturulmuş milyonlarca uyaranın azlığı, yenilenmeyi sağlayacak yeni olanın konfor yaşantısı içine girememesi sebebi ile, kişinin nöral ağlanmaları küçük ışık çakmaları ile o sadece halihazırda elde olanı korumaya hizmet eden kaygısını kırarak kendisini geliştirebilecektir.

    Adeta gelişmemek için özel çaba harcayan birey kısıtlı dünyasını fark etmeden daha kısıtlı halde tutarak, öz savunma hattını elde olanı korumaya yönelik kurgulayacaktır. Ancak bu rutin içinde gelişimi yavaşlamış insanın zihni, potansiyel olan olgun yönünün açığa çıkması için gelişmesi zorunludur. Bu gelişim sancılı olacaktır, rutini, konforu, alışılmış olan her şeyi yerle bir edebilecek devrimsel nitelikteki yaşantılar sayesinde olacaktır. Çünkü devrimci yönü olan uç yaşanmışlıkların acısı o kadar güçlü gelişimi sağlayan enerjiyi içinde barındırır ki, nöronların arasındaki elektrik akımı adeta havai fişekler gibi uçuşarak çok hızlı bir şekilde yeni ağlanmalar kurarlar. Kaotik, stresli, can acıtıcı rutinin dışında kalan bütün hayat olayları nöronların gelişimi için vurucu etkisiyle kişinin kaçındığı mental gelişimine katkı sağlar. Adeta kişi altüst olarak bütün düzeni bozulur. Mevlaana hazretlerinin bu noktada sözü kulaklarımda çınladı, neden yerin dibine batmaktan korkarsın, nerden bilirsin yerin dibinin yukarıdan daha güzel olmadığını derler. Bu sözündeki derin ironiyi hisseden her gelişmiş ruh, yaşadıkları onca sıkıntıya şükür ediyorlardır eminim. Korunaklı, konformist yaşantıların onlara sunamayacağı gelişmiş hissedişlerinin oluşmasında başlarına gelen ve geldikten sonra da o kadar korkutucu olmadıklarının anlaşıldığı uç yaşam olayları vardır. İflas edişler, sevdiğinin kaybı, uzuv kaybı, travmatik zorlantılı yaşantılar, aldatılmalar, örselenmeler gibi en kaçınılmaya çalışan yaşantıların yakıcılığında yanan ruh olgunlaşıp, hamdım, piştim, yandım diyebilecek olgunluğa bu şekilde erişebilecektir. Gerçek gelişim sancılı olacak ve sizin tüm dünyanızı altüst etmek zorunda kalacaktır, potansiyel olan üst bilincin açığa çıkabilmesi, ve sizi cennet yaşamının huzurlu ovalarına davet edebilmesinin tek yolu, yaşayacağınız acıların cehenneminde bir müddet yanmanızla mümkün olacaktır. Herkes önce cehenneme girecek daha sonra cennetin kapıları ona açılacaktır, doğrudan cennete dahil edilen kişilerden olamayışımız bize yılgınlık vermemelidir, en önemli silahlarımız sabır ve teslimiyettir.
    Psikoterapi seanslarımda zorlantılı yaşantılara maruz kalmış danışanlarımın kendilerine şu soruyu çok defa sorduklarına şahit oldum; tüm bunlar neden benim başıma geliyor, benim suçum ne? Danışanlarım bu soruyu sorduklarında onlara verdiğim cevabım ilk başta tatmin etmiyor, çünkü temelde yaşadıkları olumsuzluk duyguların kaynağı olan travmaları bilinçaltı boyutta kutsadıkları için, benim cevabım onların mağduriyet psikolojisinin etkisinde alışa gelmiş yaşantılarını eleştirir nitelikte görülüyor. Onların başlarına gelen olayları kendilerinin suçuymuş gibi düşünmeleri, yaptıkları hatalardan ötürü cezalandırılıyor olduklarını söylemeleri tamamen mağduriyet psikolojisinin pençesinde kişilik ağlanması oluşturmuş insanların içine düştükleri temel tuzak oluyor. Hayatlarında onca güzel yaşantıların içinde sadece olumsuz olanlarına odaklanan kalıplaşmış bakış açıları ve hayattaki bütün kötülüklerin her türlü etkisini doğrudan içe alım yoluyla kendilerine mal etmeleri temel otomatik davranışlarının başında geliyor. Özellikle bu davranış kalıplarıyla gündelik hayatlarını yaşamaya çalışan, adeta depresyona girebilmek için paratoner gibi olumsuzlukların olduğu yaşantıları bilinç altı dinamiklerle üzerlerine çeken bu insanalar, öğrenilmiş mağduriyet psikolojisine bağlı ajitasyonlarından beslendiklerini fark edemiyorlar, insanların onlara acıdığı oranda kendilerini değerli görmeye programlanmış travmatize ruhları, var olabilmek için acının kaynağından yakıt ikmali yaparak yaşamda kalmaya çalışıyorlar.

    Diğer düşülen tuzaklardan bir tanesi , mükemmeliyetçilik algısı. Temelinde konfor alanının dış tehditler ile bozulmasını engellemek amacına hizmet eden mükemmeliyetçi bakış açısı, yaşanılan bir çok depresif duygu kırılmalarının sebebi halinde hastalığa dönüşebiliyor. Neredeyse bütün insanlar ortalama temel ihtiyaçlarını koruyup, yaşamda kalabilmek için, çevreden gelebilecek risklere karşı tetik halinde yaşar. Bu tetikte oluş, tehlikeleri önceden görüp önlem alabilmemiz için varoluşsal açıdan gereklidir. İlk atalarımızın savaşçı doğasında, küçük bir dikkat kaybı yaşamın sonu anlamına geleceğinden, gündelik hayatta tehditlere karşı geliştirdiği paranoyak şüpheciliği hepimizin genetik kodlarına işlenmiş durumda sanırım. Yaşamda kalabilmek için varoluşsal kaygılarımız, hayat içindeki streslerimiz, anksiyete üreten yönlerimiz, gerekli olan insani yönlerimizdir. Ancak bu yönlerimizin dengesini koruyabilmek ruh sağlığımız açısından, hayati öneme sahiptir. Ortalama düzeyde yaşadığımız stress, kaygı, anksiyete bizim hayatlarımızı daha kaliteli şekle dönüştürmek için çabalarımız, çalışmalarımızın, üretkenliğimizin itici gücünü oluştururken fazla miktarda yaşanması hali bir çok psikiyatrik problemin oluşmasında ana rolü oynarlar. Mükemmeliyetçi insanların, genetik kodlarındaki tehdide karşı geliştirdikleri şüpheciliği hepimizden fazla işler. Onlar hayat içinde kurguladıkları korunaklı dünyalarının yıkılmasına, dağılmasına karşı o kadar büyük korku duyarlar ki, bu nedenle çevrelerinde onun bu yaşantısını tehdit edebilecek kaynaklara karşı aşırı duyarlılık göstererek stress, kaygı eşiklerini bir anda aşıp anksiyete bozuklukları göstererek rahatsızlanabilirler. Bu insanların bu duruma gelmesindeki temel alt öğrenme, kusursuz ve mükemmel şekilde işleyen dünya yaşantısı ideasıdır. Onlar fantazilerinde kusursuz bir dünyanın gizil özlemi içindedirler. O dünyada savaşlar, kayıplar, acılar, iflaslar olmamalıdır. Güzele ait olan her şeyin hüküm sürebildiği sürekli cennet meyvelerinin yeşerdiği bir dünya tassavurlarını gizli gündemlerinde canlı tutarlar. Temelinde zamanında incinmiş olan kırılgan ruhlarının bir daha aynı incinmişliği yaşamamak için, kusursuz dünya fantazisine tutunarak gerçekliği çarpıtma eğilimi içindedirler.
    Dünya beş duyuyla algılandığı boyutuyla, sezgiyle algılanan soyut sanatsal boyutuyla da insan için kusurlu bir yerdir, dünya kusursuz bir yer olmak zorunda değildir, bunun içinde özel çaba içine de girmeyecektir. Onun bu gerçekliği karşısında adaptasyon geliştirmek zorunda olan biz insanlar, onun şartlarına uygun yeteneklerimizi geliştirip onunla dengeli yaşantımızı öğrenmelerimizle kurgulamak zorundayız. Hayatın bir zamanında yaşanmış her hangi bir duraksama anı, bizim ona geliştirmeye çalıştığımız adaptasyon yeteneğini de duraklattığı için, yarım kalmış gelişmişliğin eksikliğini, fantazi boyutunda yaratılan obsesif, takıntılı, mükemmeli arzulayan bilişsel çarpıtmalarla doldurmaya çalışır. Gerçekliğin fotoğrafını çekmek isteyen fotoğrafçının, sanatsal bir kare yakalamak için tek noktaya odakladığı merceği gibi bakar bu insanlar hayata. Odaklandıkları karenin dışında kalan kısmını yok sayan hayal perestçilikleri ile gerçekliği çarpıtıp, fark etmeden kendilerini fotoğrafın dışında kalan gerçeklikten gelebilecek tehlikelere karşı açık hale getirirler. İşte bu durum mükemmeliyetçi insanların yaşadığı kompleks durumun adıdır. Hayattaki milyonlarca dış uyarandan sadece konfor alanına hizmet eden, acıdan kaçmaya yarayacak kadarına odaklanıp diğerlerini yok sayma hali. Yok saydıkları uyaranlara karşı herhangi bir savunma geliştiremedikleri için, o uyaranın kaynak olduğu problemle karşılaştıklarında savunmasız kalarak kolayca dağılabilirler. İnsanın tam manası ile kainata teslimiyet göstermesi bu sebeplerle gereklidir.

    İnsan dünyaya ait iyi ve kötü bütün yaşantıların, duyguların acı da olsa, etkisine maruz kalma cesaretini gösteremezse, sürekli dağılmanın tehdidi karşısında alarm halde yaşamak zorunda kalabilir. Sürekli uyarılmış halde varlık sürmeye çalışan ruhsal denge bu gerilim karşında çok fazla dayanamayacaktır, dinlenebilecek, sessiz zamanlara ihtiyaç duyan yaşlı yanımıza istediği iç huzuru vermek zorundayız. Anlatımımızın bu satırlarına kadar bahsettiğim temel psikolojik dinamikler farklı ekollerin öne sürdüğü teorilerin araç olarak seanslarımda kullanılmasından sonra, danışanlarımın analiz süreçlerinde etkili rol oynadıklarını fark etmem üzere eklektik yönelimimi her zaman beslemişlerdir. İnsanın çok yönlü, derin bir organizma olduğunu düşünürsek, onu anlamak için gerekli olan analiz yeteneğimizi geliştirecek çok yönlü okumaları yapmak gerekir. Sanatsal bakış ile bilimsel derinliği entegre ederek oluşturulacak analiz süreci bir çok kaynaktan da beslenmesi gerekmektedir. Psikoterapi süreci devam eden birçok danışanımla özellikle en çok gelişim dönemi olarak ergenlik döneminde olan danışanlarımla çalışmalarımı yürütürken, sanatsal ve tiyatral yönümü güçlü tutmaya gayret göstermişimdir. Doktrine dayanan, araştırmalarla desteklenen insan psikolojisine ait bilimsel bilgileri salt karşı tarafa yansıtmaya çalışmak danışan açısından itici olmaktadır. Öğretmen öğrenci ilişkisine dayalı seans ortamından ziyade iki canın karşılıklı olarak ortak olan insani özellikleriyle sırlanmış aynalarında birbirini görmesi daha tedavi edici olduğunu deneyimledim. Terapötik ilişkinin sağaltıcı, tedavi edici özellik kazanabilmesini sağlayan etkenlerin başında terapistin ortaya koyacağı empati kapasitesinin çok yönlü derinliği ile oluştuğunu anladım. Empatik yaklaşımla oluşan, sanatsal yapısıyla çekicilik kazanan, jest ve mimiklerle desteklenen, insan olmaktan kaynaklı bütün duyguların şahlanmasıyla taçlanan, karşılıklı iki organizmanın aynasında birbirini hissedip görmesiyle somutlaşan, eş duygulanımın yakalanarak aktarımın ortamının oluştuğu psikoterapi uygulaması, büyüleyici yönüyle adeta dini ayine dönüşerek yaraları sarıcı özellik taşıyabilir. İki insanın gündelik hayatta buluşarak çay içerek yürüttükleri sohbet ile tanımlanan etkileşimi ile psikoterapi sırasındaki karşılaşma bir birinden çok farklıdır.

    Hepimiz gündelik hayatımızın işleyişi içinde duygularımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı çeşitli dışsal ve içsel baskı mekanizmalarının etkisiyle yarım yaşıyoruz. Yarım yaşanmışlık hali sorunların kaynağının çözüm yollarının da yarım olarak algılanmasına ve beraberinde inançsızlığın oluşmasına zemin hazırlar hale geliyorlar. Bahsi geçen inançsızlık dini anlamda yaşanılan karmaşa olarak yada tercihsel yönelim olarak kısıtlı algılanmamalıdır. Yaşanılan inançsızlığın boyutu, toplumun insan hayatını yöneten, onu karmaşanın ve sıfır noktasında oluşacak hiçliğin girdabından koruyacak her türlü referans düşünceyi yok sayması olarak düşünüleceği gibi sorunlar karşısında kullanılması gereken insan olmaktan kaynaklı yeteneklerin yok sayılarak savunmasız mağdur psikolojisinde sabit kalmasını sağlayan donma hali de bir tür inançsızlıktır. Kendi gücüne inanmayan, mücadele edebilme kapasitesini yok sayan, eylemselliği pasiflikle bertaraf eden, değişime ve yenilenmeye direnç gösteren, durağan olanı idealize edip mükemmelleştiren, her türlü farklı olanı değersizleştirip içe alımına set koyan davranış modellerinin arkasında inançsızlık zemini yatar. İnançsızlık insanı öyle karanlık girdapların içine savurur ki, kişi güzele dair hiç bir şeyin olamayacağı umutsuzluğunu geliştirerek hayattan zevk alamaz. Zaman içinde alışkanlık haline gelen davranış kalıpları duygu-durum dalgalanmalarına yol açar. Duyguların, içinde yaşanılan gerçeklik yaşantının durumsallığına karşı uygun tepkileri geliştirme yeteneğini kaybetmeye başladığında, beraberinde ruhsal bozuklukların zemin bulabileceği dengesi olmayan bir tahtanın üzerinde ayakta kalmaya çalışan kişiliğin oluşmasına sebep olur.

    Oluşan dengesiz kişiliğin üreteceği duygu-düşünce-davranış üçgeni, normal sayılabilecek parametrelerin dışına kayarak yeni bir normallik algısı oluşturmuş kişilik tarafından sabote edilecektir. Bu sabotajın karşındaki en önemli silah, kişinin önceden geliştirmeye başlaması beklenen, bir kısmı öğrenme ile şekillenen, bir kısmı yetişkinlik entellektüel kapasitesinin sorgulamalarıyla kazanılan, çoğu kısmı toplumun ihtiyacıyla geliştirilip gelenekleriyle yaşatılıp, modernize haliyle yasalarıyla sabitlediği, evrensel insan hakları potasında sentezlediği, tarihsel öğrenmelerin tecrübesiyle kitaplaştırdığı kültürleme araçları ile oluşan referans düşüncelerdir. Bahsi geçen bütün bu referans düşünceleri değersizleştirip hiçlik noktasında kendisini konumlandırmış ruhun yaşadığı aidiyetsizliğe, karmaşaya, haz kaynaklı zanna dayalı iç huzuruna rağmen, benliğin potansiyelinde bulunan tam olma ihtiyacı dengede kalma arayışına her daim devam ederek, kişiyi içine girip çıktığı duygusal bunalımlarla, depresif halleriyle uyararak uyandırmaya çalışacaktır. En yukarlardan gelen ve açığa çıkmaya çalışan insani potansiyelin sesi sürekli uyarılarına devam ederek uyanışa olan arzusunu dayatacaktır. Karlar altında açmayı bekleyen kardelenin ilk gördüğü güneşin ışığına açtığı yaprakları gibi, potansiyel açığa çıkabilmek için güneşin o ışığını bekleyecektir, buna susamıştır, bunu hak edecek kadar dünyasallığın ateşinde yanan insanı seyretmektedir, merhameti ve af ediciliği ile, ölümlü olanın bütün kusurlarına rağmen, cennetin huzurunu ona layık görerek ölümsüzlüğü tattırmaya gönüllüdür. Genelde insanı uyandırmak için uyarılarını hayat olayları üzerinden yapmaktadır. Nasıl ki bilinçaltının çözülmeyi ve yüzleşilmeyi bekleyen travmatik yaşantı kaynaklı duyguları gün yüzüne çıkabilmek için, insanın davranışlarını manüpüle ederek aynı travmatik hayat olaylarını kurgulayarak insanı o zemine çektiği gibi, potansiyel olan olgun üst bilişsel yan açığa çıkmak için bilincin davranışlarını kendisini fark edebilecek kadar kırılgan bir zemine çekerek bir şeylerin değişmesi gerektiğini, atılım yapılarak yenilenme arzusu duymamızı sağlatarak açığa çıkar.

    Kendisini keşif etmeye motive bulabilmesi için insanın, yaşadığı bunalımların eski öğrenmelerle çözülmeye yetmeyecek kadar ilkel kalan duygu ve davranışlarını fark etmeye başlaması ile olacaktır. Tüm bu süreç kendi içindeki anlamlı bütünlüğüyle, psikoloji biliminde araştırmaya yönelmiş profesyonel tarafından kolayca fark edilecektir. Bu farkındalıklarla şekillenmiş psikoterapi çalışmalarında, danışanın menfaatine yönelik organize edilerek kullanılacak terapi araçlarından birisi haline dönüştürülebilmeye müsaittir. Gündelik hayatın spontan akışı içinde insanlar bu döngüyü fark edebilecek kadar, kendi içsel analizlerine yönelemezler. Bu yönelmeyi yapabilecek kadar motive olabilmeleri için kritik ve yıkıcı, dağıtıcı hayat olaylarına maruz kalmaları gerekir, hayat olaylarının yaşantısı ister kadere dayalı olsun, ister rastlantısal olsun, isterse bilinç altı ve bilinç üstünün manipülasyonları ile şekillenen kurgulanmış fark edilmeden hazırlanmış insan davranışlarıyla olsun, köklü değişimler için gereklidir. Kişilik olgunluğa ulaşabilmek için hayatın zorlantılı yaşantılarına maruz kalarak zorlanmak zorundadır. Zorlamanın baskıcı, bir o kadar da itici gücü alışkanlıklarla örülmüş, beton kadar sert kalıplaşmış yaşama şeklinin yerine daha işlevsel olanı getirebilmek için gerekli olan irade gücünün oluşmasında, bilinç sıçramasının gerçekleşmesinde çok önemli etkiye sahiptir. Eskilerin dervişleri, dergahtan ayrılırken birbirlerine belan bol olsun diye dua ederlermiş. Genelde edilen duaların latif yönüne alışık olan kulaklarımız, belayı temenni eden şekli karşısında yaşanılan ilk şaşkınlığını atlattığınızda, bu duanın asıl anlamını fark etmeye başlayacaktır. O zamanların alimleri şunu fark etmişlerdir ki, durağan ve stabil yaşantı insanın gelişimini sekteye uğratırlar, gelişim için bela şarttır.
    Başlangıçta boş bir levha kadar temiz olan bebeğin zihni yaşam içinde maruz kaldığı yaşantılarla zihinsel yapısını inşa etmeye başlar. Genetik dürtülerinin de etkisi altında geçirdiği bu sürecin sonunda andaki kendisini tanımasını sağlayan özelliklerini edinir. İçinde varlık bulduğu toplumun, ailenin değer yargılarından edindiği kayıtlamalarla kendisini zan ettiği bütünlüğü belli zaman sonra yetmemeye başlar, daha fazlası gerektiğini bilerek gelişimin sonsuz macerasını atılmak ister merakçı bilinci. Bu atılımın ilk şartı olan konfor alanından çıkma iradesini gösterebilirse bilinç, köklü zihinsel değişimlerin yaşandığı dış dünyanın farklılıklarından öğrendikleriyle kendisini yeniden inşa edecektir. Gelişimin karşısındaki en güçlü düşman durağanlıktır. Bu durağanlığın yıkılması gerektiği bilincinde olan dervişin bela arayışı, belanın insanı konfor çemberinin dışına iten, yeni öğrenmeler sağlayan, sorun çözme becerilerini geliştiren vurucu hisleri oluşturabilmesindendir. Şaşırtıcıdır ancak her türlü sıkıntı insan için rahatlıktan daha gereklidir.

    Sevgilerimle

    Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    Bi Nefes Psikolojik Danışmanlık Merkezi

    Travmatize Edilmiş Ruhların Psikolojisi/ Uzm. Klinik Psikolog Osman İLHAN

    loading...