Tüketim Kültüründe Zeka-Kişilik ve Psikolojik Rahatsızlıklar

    Tüketim Kültüründe Zeka-Kişilik ve Psikolojik Rahatsızlıklar
    336x280 Reklam Alanı !

    Özellikle son 30 yılda teknolojik gelişmenin hızlanması ve üretim-tüketim süreci; insanları koşmaya, çevresindekileri de koşmanın erdemine ve herkesin her şeyi yapabileceğine inandırma temeline dayanmaktadır. Bu anlamda bu hızlı (fast) kültür, insanları daha çok kazanmaya odaklı kılmış ancak kazanılanın tadını çıkarmaya fırsat bulamadan yenisini istemeye yönlendirmiştir. Zekanın günümüz insanında ön plana çıkması da işte tam bu noktada başlamış ve bitmiştir. Eskiden tutumlu insan, israftan kaçınan ve elindekinin değerini bilen kişilik övgülerinin yerine zekanın türlü türlüsü (bir kısmı teorik alt yapıdan yoksun) ortaya saçılmıştır. Eğitim ve danışmanlık sektöründe her yerde görebileceğiniz mental zeka dükkanlarının bundan yola çıkarak hızla artması da bunun göstergelerindendir.
    Günümüz insanında varoluşun peşinden koştuğu mutluluk ve onu elde etmeyi kolaylaştıracağı lanse edilen zeka, en bilinen tanımıyla yeni çevre ve şartlara uyum demektir. İlk zeka teorileri oldukça basittir. İnsan zihninin nasıl çalıştığı ve algılama gücünün nasıl olduğu insanlık tarihinde her zaman dikkat çekmiştir. Bu konudaki araştırmalar sanayi devrimiyle orantılı olarak artış göstermektedir. Zeka teorileri yüzlercedir ama bunlardan en belirgin ve pratik-teorik anlamda kabul görenlerinin bir kısmını gözden geçirelim.
    Son yıllarda sıkça gündeme gelen zekâ yaklaşımı çoklu zekâ kuramıdır.(Gardner) Bu yaklaşıma göre zekâ, birden çok alanda (sözel, sayısal, müziksel, sosyal, uzamsal, hareketsel, görsel, bireyler arası ve içe dönük alanlarda) faaliyet yapabilme yeteneğidir. Hareketsel zekası yüksek olan bir kişi sportif faaliyetlerde hızlı algılama ve uyum gerçekleştirebilirken sayısal yeteneği düşük olabilmektedir.
    Diğer bir zeka teorisi de duygusal zekâ. Bu zeka kendini gerçekleştirmiş, öz yeterliği, benlik kavramı, değerlilik ve özsaygısı gelişmiş bireylerde görülen bir özelliktir. Goleman’a göre, bireyin yaşamında nasıl davranacağını gösteren sadece sözel ve sayısal zekâ (IQ) değil, aynı zamanda duygusal zekâ (EQ) da önemlidir.

    Goleman’ın duygusal zekâ kavramı beş öğeden oluşmaktadır:
    -Kendi duygularının farkında olma,
    -Sıkıntı verici duygularla başa çıkma,
    -Kendini başarıya odaklama,
    -Başkalarının duygularını anlama,
    -Temel sosyal becerilere sahip olma.

    Zekânın faydacı prensiplerle seri üretim ve daha çok tüketime odaklı kültürde değerinin artış göstermesi kendi içinde normal karşılanabilir. Ancak çevrenizdeki insanları inceleyiniz. İşinde başarılı bazı insanların zekâlarının aslında ortalama değerde veya biraz üzerinde olduğunu göreceksiniz. Bu kişileri başarılı kılan sabır, sebat, azim, kendini tanımak, iyi gözlemci olmak, iyi iletişim kurmaya çalışmak, çalışkanlık, disiplin, kendisiyle barış içinde olmak, paylaşımcı olmak, sakinlik, özgüven gibi pek çok kişilik özelliklerini barındırdıklarını görebilirsiniz. Tabi bu yazdıklarım zeka ve zekanın önemini yok saydığım anlamına gelmiyor. Sadece gereğinden fazla önemsendiğini söylemekteyim. Klasik örnekteki kaplumbağayı, tavşanın pratik zekasından azmi kurtarmıştır. Bu durum, tabiî ki, zeka ile kişilik arasında bir rekabet olduğu anlamına da gelmemektedir. Zekayla kişiliği makarna ve sosuna benzetebiliriz. İyi bir makarna zekaysa, türlü türlü baharatla özenle hazırlanmış sos da kişiliktir. Birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Çoğu insanın makarna hamuru aynıdır. İnsanlar, yüzde üç civarı üstün yetenekli doğmaktadır. Bunların çoğu da tespit edilemediği ve iyi eğitim alamadıkları için körelmektedirler. Peki, çoğumuz ortalama zekaya sahipsek ve ortalama zekadaki bazı insanlar da kişilik özelliklerinden ötürü başarılı ve huzurlu bir hayata sahipse, biraz da kişiliği ön plana çıkarmanın vakti gelmedi mi?

    Kişilik; bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici, tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimi. Kişilik kuramlardan iki tanesini inceleyelim.
    Freud, kişilik gelişimini duygusal-güdüsel bir süreç olarak ele almış. Bu süreci, id – ego – süper ego ilişki¬lerindeki denge kavramına bağlamaktadır. İd bizim temel dürtülerimiz. Bu da Freud’a göre libido(cinsel dürtü) ve saldırganlıkla ilgilidir. Süper ego sosyal yönü vurgularken ikisini dengeleyen mekanizma ise ego olarak değerlendirilmiştir.
    Erikson, insanın diğer insanlarla ilişki içinde geliştiğini öne sürmüş ve başkalarıyla ilişkilerin önem kazandığı bir gelişim kuramı ortaya atmıştır. Sosyal çevre içinde yer alan anne-baba, öğretmenler ve arkadaşlar, çocuğun psiko-sosyal gelişiminde gerekli rol oynarlar.

    Zeka ile kişiliğin bir arada ele alınması yaşamsal bütünlüğü ve gelişimi sağlamaktadır. Bunu en iyi anlatan sade ve açıklayıcı söz Mevlana’nın şu sözü : “Bir insanının neye güldüğünden seviyesini (zeka), nasıl güldüğünden terbiyesini anlarsın. ” Zeka ve kişiliğin tüketim kültüründe kendine bulduğu değer-değersizlik bu anlamdaki duruşuyla değil de pratik faydasıyla orantılı olmuştur.

    Değerlerin tüketime yöneldiği yerde insanların düşünme tarzı ve kavramları da bu yönde ilerler. Bir çocuğa iyi not alırsan seni seveceğim diyen bir babanın bu sözü kulağınıza aşina olmayabilir. Ancak bunu bu kadar basit söylemese de çoğu anne baba bunun eğilimindedir. Yani zeki olursan seni seveceğim demek gibi bir şeydir bu. Bu durumda başarının olması durumunda manevi değerlerde (takdir etme, sevgi gösterileri) artış eğilimi belirmektedir. Koşulsuz sevginin yerini başarı ve zeka ölçütü almaktadır.

    Peki o halde başarı-zeka ikilisi sevgi ve takdir edilmede temel ölçütse bu durumda ne yapılıp edilip bunun elde edilmesi gerekir. Öyle yaa..! Bu durumda da kişilik geri plana alınarak gerektiğinde başarılı insanlar model alınmaya başlanmaktadır. Başarı temel kıstas olacak ve bu ideallere mutlaka ulaşılacaktır. Bu yönde bazı kitaplar da bu talebi karşılamaya yönelmiştir. Dokuz buçuk haftada mutluluk, birkaç derste yabancı dil, hiper hafıza, süper başarı atölyeleri, güya hızlı ve kolay yoldan elde edilecek başarılara tezgâh açmışlardır. Bu yönde insanların ölçütlerinin değişmesiyle de şu durum gündeme düşmektedir: Zeki ve başarılı olsun da kişilik özellikleri o kadar da önemli değil. Bu durum başta çocuklarda, sonrasında da hayatın her alanında hemen hemen normal karşılanmaya başlanmıştır. İyi not, iyi maaş, daha iyi ev ve/veya daha çok ev-arabalar insanların gözlerine sokulmaktadır. İhtiyacımız nedir, biz kimiz ve ne istiyoruz, alt yapımız nedir sorularının sorulmadığı ve büyük beklentilerin olduğu insanlarda onları da çeşitli psikiyatrik bozukluklar beklemektedir. Bunların en başını depresyon çekmekte.. Depresyonun oluşma nedenlerinden birisi, insanların bunca alt yapıdan ve gerçekçilikten uzak beklentilerdir. Depresyonun pek çok nedeni olsa da bu da onlardan birisi.. Kendi kanatlarınız olmadan uçmaya çalışırsanız yere çakılırsınız. Tabi ne kadar yüksekte iseniz de yere çakılma şiddeti o denli fazla olacaktır. Depresyondaki verileri ülkemizde ve dünyada incelersek;

    – Dünya Sağlık Örgütünün açıkladığı verilere göre dünyada 350 milyon insan depresyon geçiriyor.

    – Dünyada ölümlerin ikinci sebebi olarak intiharlar gösteriliyor. WHO’ya göre intiharların yüzde 60″ı yoğun depresyondan kaynaklanıyor.

    – Sağlık Bakanlığı Türkiye’de 2 milyon 100 bin kişinin depresyonda olduğunu bildirdi.

    – Dünya Sağlık Örgütü (WHO), önlem alınmazsa depresyonun 2030 yılında dünyanın en yaygın hastalığı olacağını bildirmiştir.

    Yine başka bir yaygın rahatsızlık da panik atak rahatsızlığı, günümüz tüketim toplumunda stresle beraber ön planda olan rahatsızlıklardan. İşini kaybetme korkusu, kariyer planlamasının her şeyin önüne geçmesi ve dünyadaki ekonomik dalgalanmalar özellikle büyük şehirlerde öyle bir hal almıştır ki insanlar için anormal, normal kabul edilmeye başlanmıştır. Sürekli bir yere yetişmeniz gerektiğini söyleyen sistem, ‘anda kalmanın’ değeri ve o anın doyumunu sağlayan öz mutluluğu kaybetmeye neden olmaktadır.

    Tabi bu rahatsızlıkların yanısıra sürekli artan obezite sorunu, internet ve telefon bağımlılığı, bipolar bozukluk ve hiperaktivite ve post travmatik bozukluktaki artışlara ne demeli? Daha zayıf olmak için özenilen mankenler ve daha çok yenilen fast foodlar sürekli beynimizde oluşturulan bir çatışma öğesi değil mi?

    Bana göre günümüz insanının kendinden çalınan en değerli şeyi sorgulaması ve merak etme duygusudur. Sorgulamaya kendimizden başlamak için önce merak etmeliyiz. Kendimizi merak ediyor muyuz? Buna yediğimiz içtiğimizden başlayabiliriz belki de. En sık tükettiğimiz somut ve basit şeylerden birisi. Kolaydan zora başlamakta yarar var. Yeme içme tüketim kültürü, aynı zamanda tüketim kültürünün de görünen yüzüdür. Bu sorgulamayı 5N1K formülüyle yapabilirsiniz.(Ne, Nasıl, Nerede, Niçin, Ne zaman ve Kim) Unutmadan diğer belirleyici şeyin de doğa ve kültür sanat olduğunu belirtmeliyim. Kendimizle edeceğimiz sohbetlerde ve kuracağımız temaslarda ne derece değerli olduğunu unutmadan. Teknolojinin ve tüketimin sosyal ilişkileri yaraladığı, insanların birbirlerine temasının azaldığı söyleniyor. Doğrudur. Ama bundan öncesinde insan, kendi kendisine dokunmayı unutmuştur. Sorunun bana göre özü buradadır.

    Psk. Danışman Yetkin KUŞAN
    Bilişsel Psikoterapist