Türkiye her gün aynı günü yeni baştan yaşıyor

Türkiye her gün aynı günü yeni baştan yaşıyor

Hamdi Koç: Türkiye aynı şeyin ilelebet cereyan ettiği bir ülke. Korkarım ilerleme hareketi bizim bu tarafları sevmiyor. Size şekil değişikliği yeter diyor. Asker gitsin, tamam, ama yerine asker gibi bir hükümet gelsin.

Memleket olarak ruhumuzu kaybettiğimiz 1950’lerin sonunda sırlarımızla birlikte gömüldük galiba. Her an derine, daha da derine itildi geçmişimiz. Kendi hikâyemizden koptukça yalnızlaştık ve şimdi her zamankinden daha çıplağız.

Buna hiç şüphe yok. Peki ama içimizden biri, hem de en yalnızımız oyunu bozup bir sırrın peşine düştüğünde ona eşlik edecek cesarete sahip miyiz? Hamdi Koç’un yeni romanı Çıplak ve Yalnız okurunu işte böyle bir yolculuğa davet ediyor.

Çıplak ve Yalnız üzerinde ne kadardır çalışıyorsunuz?

Tam dört yıl oldu. Tam ama. 2009 yaz sonu Bodrum’da başladım, bu yaz ortası bitirdim. Dört yıl boyunca romanın niye bu kadar uzun sürdüğüne bir türlü akıl erdiremedim, inanır mısınız? Romanı yayıncıma teslim etmezden daha on, on beş gün önce karıma “Bu roman galiba bitmeyecek, Esin” diye yakınıp duruyordum. Valla, gülmeyin. Ya bakıyorum, yüzlerce sayfa olmuş ama daha ortada hiçbir şey yokmuş gibi geliyor.

Dört sene boyunca kaç kez yanlış bir şey yapıyorum, yazılamayacak bir şeyi yazmaya çalışıyorum, kendimi kandırıyorum, bu yaşta hayatımı yok yere harcıyorum, bu hikâye imkânsız bir hikâye duygusuna kapıldım, kaç kere ciddi depresyon geçirdim. Ama şimdi çektiğim bütün o ıstırabın ödülünü hayatımın en akıcı, en güzel diyaloglu romanını yazmış olduğum hissiyle aldım.

Ama niye öncekilerden daha ıstıraplı oldu, hâlâ bilmiyorum. Belki ileride anlarım. Belki kendimi bir miktar değiştirmeye ihtiyacım vardı. Yeni bir ritim yaratmaya belki. Umarım bu da bir başka yanılsama değildir. Ama şu an kendimi dünyanın en mutlu adamı hissediyorum.

Yarın ama eminim yeni romanın başına oturunca yine günler kendimi hor görmekle geçmeye başlayacak. Böyle bir depresif hayat, yazarlık. Sormadınız ama söyleyeyim, gençlere tavsiye etmem. Asıl olan rahat bir hayat sürmekse onlardan ruhlarının tamamını istemeyecek bir iş yapsınlar.

Ortaya çıkışına gelince, orası çok kolay oldu. Koca roman iki cümleden ortaya çıktı. Sadece iki cümle: “Amcam ölünce ilk bana haber verdiler. Hayatta ilk kez bir konuda ilk akla gelen isim oldum.” Cümleler bunlardı. Kim bilir aklımda kimlere verip veriştirirken, durduk yerde bu iki cümle aklıma geldi.

Emin olun önünde veya arkasında başka hiçbir düşünce, plan, istek olmadan. Hatta o sıra başka bir romana başladım, onu yazıyorum sanıyordum. Ama öyle olmadı. Birden bu cümlelerin bir büyüsü varmış gibi geldi, not ettim, karşılarına geçip seyretmeye başladım. Oradan usul usul aktı gitti. Büyüdü de büyüdü. Tabii, sonunda hayatımın en uzun romanını yazmış oldum.

Roman bir aile faciasının tasviri ile başlıyor, karakterle birlikte okur da 1950’nin sonu 60’ın başında, kendini yapayalnız bir şekilde buluyor. Bu dönemi seçmiş olmanızın sebebi nedir?

O dönem acılarımızın başladığı dönemdir. Türkiye masumiyetini tam kazanmaya çalışırken büsbütün kaybetti. Hatta korkarım ilelebet kaybetti. Bugün neysek 1950’lerde olmaya başladık. CHP’nin bir türlü demokrasiye katkı yapmayı becerememesi, adına sonradan sağcı gelenek diyeceğimiz ve bizi bugünkü AKP’ye kadar getirecek muhafazakâr ruhun somutlaşması, dış politika tercihlerimiz, ana caddelerimiz, nihayet darbeciliğimiz hep o on yılda ortaya çıktı.

Katliamcılık geleneğimiz ise zaten çok eskidir, devam etmek için kimseye özel bir ihtiyaç duymamıştır. Nihayet, en büyük ayıplarımızdan biri o devrin sonunda yaşandı. İdamlar. Taçlandı, daha doğrusu, o gelenek. Ve bugüne kadar başında o taçla süregeldi.

Türkiye’de de dünyada da yazarlar, yüzleşmek için konu arıyorlar kendilerine. Sizin kitabınızda bu tip bir dönem yüzleşmesi körü körüne yapılmıyor, nasıl bir hassasiyeti gözettiniz?

Bu çok önemli bir soru. Sorduğunuz için teşekkür ederim. Benim bu romanı yazmak niye bu kadar uzun sürdü sorumun cevaplarından biri burada yatıyor galiba. Tarihle yüzleşme o kadar kolay istismar edilebilecek bir konu ki onu yapmaya çalışırken banalleşmemek, aşikâr olmamak, çıkarcı gözükmemek, sertleşmemek büyük dikkat isteyen noktalar. Kendi sanat zevkinizle, kendinize vermiş olduğunuz sanat terbiyesiyle baş başasınız.

Biraz ipin ucu kaçsa tarih hesaplaşması yapayım derken, melodramdan filan geçtik, kendinizi vicdan istismarı ya da düpedüz ıstırap pornosu yaparken bulabilirsiniz. Aman dikkat, dedim durdum kendime. Kaba duygulardan uzak dur. İşin gürültü yapmak değil. Sırları suistimal etmek değil. Anlayan böyle anlamalı. Hisseden bu kadarını hissetmeli. Hikâye, kalpleri usulca teslim almak için anlatılır. Böyle. Bu da benim için bir sanat disiplini. Sanat saygıyı hak eder. Sırlar da. Hele başkalarının acıları en çok saygıyı hak eder. Uğraştım. Çok hem de. Kimse geçmişindeki acıları biz bugün onları istismar edelim diye çekmedi.

Gariptir, yine anlattığı dönem itibariyle yan hikâyelerde geçen Adnan, Fatin gibi karakterlerin isimlerini değiştirdiğinizde, bugünden çok da uzaklaşmıyoruz.

Valla, bazen bana Türkiye her gün aynı günü yeni baştan yaşayan bir memleket gibi geliyor. Nietzsche yaşasaydı onu haklı çıkardığımız için en çok bizi sever, kendini Türk dostu ilan ederdi. Aynı şeyin ilelebet cereyan ettiği bir ülke. Artık devletin tanımı değişmek üzere, biz hâlâ aynı anayasayı yapmaya çalışıyoruz. Korkarım ilerleme hareketi bizim bu tarafları sevmiyor. Size şekil değişikliği yeter diyor. Asker gitsin, tamam, ama yerine asker gibi bir hükümet gelsin.

Bir aile faciası ile başlıyor dedim. Siz bunu özellikle yapmak istediniz mi emin değilim ama aile kavramını fena halde sorgulayan bir hikâye gibi geldi bana.

Yine kısa cevap veremeyeceğim bir soru. Aile benim takıntılarımdan biri, itiraf ederim. Bir bireyin hayatını aileden ayrı düşünmeyi bir yazar olarak bile becerebileceğimi sanmıyorum. Ben geniş ve muhabbetli bir ailenin içinde büyüdüm. Hayatımın her anında ailem yanımda ya da yakınımda bir yerde oldu. Bazen müdahale ile can sıkıntısı yarattıkları olmuştur elbette ama daha çok destek olarak hissettim ailemi, güvence olarak, yalnızlığın tercih yoluyla içine düşülmüş türüne değilse de hayatın tuzakları boyunca yakalanılmış kaba saba şekline karşı bir sığınak olarak.

Sonra, belki yanılıyorum ama büyürken de bu yaşımda da benim mutsuzluklarımdan daha farklı, daha sert mutsuzlukları olan insanlarda sık sık bir aile sıkıntısı, aile zayıflığı, ilgisizliği, sahipsizlik, sevgisizlik, kimsesizlik gibi talihe ait sebepler gördüğümü düşünmüşümdür. Aile ikamesi olmayan yegâne güç. Bir güç, evet. Amatör psikiyatr ya da kör bir ahlakçı gibi görünmek istemem ama bireyin ruhunda bir sabit sıkıntı varsa geriye, aileye doğru gidiyor. Ne bileyim, hayatında olmayan, olmayacak birşey varsa da olmamaya ailede başlamış gibime geliyor. O yüzden herhalde, romanlarımda sorunlu bir birey olunca o sorunun bir parçası da ailesi oluyor. Öte yandan iyi bildiğim bir şey de var, kendimi dahil ederek söylüyorum, sorunsuz birey de yok, sorunsuz aile de.

Başkarakter Mesut Akarsu, garip bir adam. Katı ile sıvı arasında, acımasızlıkla vicdan arasında, sürekli olarak tedirgin ve rahatsız eden bir tip. Bir söyleşinizde “Bazen kendimi ıstıraplı bir roman kahramanı sanıyorum” demiştiniz. Mesut bu hissin neresinde duruyor?

Yazmak biraz da insanın kendisini dramatize etmesi demek. İç sıkıntınızı, komplekslerinizi, doyurulmamış tutkularınızı ya da üstesinden gelinmemiş korkularınızı az çok, orada burada, gizli kapaklı, bilerek bilmeyerek romana atıverirsiniz. Tabii, tersi de olur.

Kendinizi romandaki kahraman sanmak. Bu da işimin bazen bana iyi gelen tarafı, hayallere teslim olmak, günah işlemek ama bedel ödememek, adaleti tesis etme gücüne sahip olduğuna inanmak, bırakıp gidebileceğini ya da tercihinin sonuçlarına katlanmak zorunda olmadığını bilmek. Yine de sonunda bakarım en çok olmak istediğim yerdeyim. Mesut, sanırım, sonunda en az olmak istediğim yerde, yani korkuların dünyasında.

Roman Ünye’de geçiyor ve siz Fatsalısınız. İnsan kendi coğrafyasını anlatırken nasıl bir otokontrol mekanizması ile çalışıyor ya da daha rahat mı hissediyor kendini?

Bizim eski lisanla söyleyeyim, baba tarafından Fatsalı, anne tarafından Ünyeliyim. Hayatım biraz iki şehrin hikâyesi gibi. İki şehre de hâlâ yürekten bağlıyım. Ayrıca akrabalar ve yer yurt sebebiyle de bağlıyım ve o bağ kopmasın istiyorum. Roman aslında Türkiye’nin herhangi bir yerinde ya da hayali bir yerde geçebilirdi ama Ünye’de geçmesini özellikle istedim.

Belki biraz çocukluğumu hatırlamak istedim. Doğrudur, hep bildiğim sokakları, binaları, coğrafyayı düşünürken kendimi rahat da hissettim çünkü fazla bir şey uydurmak zorunda kalmadım. Tabii dediğiniz gibi, yaşayan insanları rencide etme riski de vardı ve bunu yapmamaya dikkat ettim.

Çünkü roman kimseyi rencide etmek için yazılmaz. Sonra şimdi hayatta olmayan insanları da zaman bakımından uymasa da hiç olmazsa ismen yad etme fırsatım oldu. Meydandaki kırtasiyeci, mesela, çocukluğumun en güzel anıları arasındadır, orada yıllar yılı, yazdan yaza harikulade kitaplar bulup almışımdır. O dükkân hâlâ aynı yerde durur. Ünye’yi yazmak bana kendimi iyi hissettirdi.

Büyük kentlerde küçücük hayatlar yaşıyoruz ve aslında soyağaçlarımızdaki tıkanıklık bizi nereden geldiğimiz fikrinden epeyce uzaklaştırıyor. Sizce insanın nereden geldiğinin veya nasıl bir geçmişin sonunda doğduğunun bir önemi var mı?

Olmalı diyesim geliyor ama neden diye sorarsanız cevap veremeyeceğimden korkuyorum. Kendi adıma soyağacı meselesine meraklıyım ve öğrendikçe zevk duyuyorum. Ama bu bendeki bir ruhsal zayıflık mıdır, soy sop sahibi olma kompleksi midir, emin olun bilmiyorum. Şu bizim malum paşa torunu, konak vb. klişelere de girmek istemem, bunlar baydı iyicene.

Ama aile geçmişi benim için önemli. Her iki ailemin de, yani anne ve baba tarafı demek istiyorum, geçmişine dair yeni, sağlam bir şeyler öğrendikçe mutlu oluyorum. Bir iki sene önce, mesela, Ünye’de 1834 senesinin nüfus defteri tercüme edilip yayımlandı, baktım, annemin ailesi 1834’te orada, bugün hâlâ oturdukları aynı mahallede mukimler.

Dedemin dedesinin yaptırdığı ev orada hâlâ duruyor. Şimdi arada bir kapanıp dağ başında romanımı yazdığım çiftlik annemin dedesi tarafından satın alınmış. Yüz yıl önce belki de o insanların açtıkları patikalarda şimdi ben yürüyorum. Bunda benim hayal gücümü fazlasıyla cezbeden bir şey var. Aynı sokakta, aynı numarada millet doğa doğa iki yüz yıl geçiyor, sonra bir gün ben doğuyorum.

Bu akış baş döndürücü bir şey, tarihe temas etmek ya da üstünde konuşma şansına sahip olmak gibi, istisnai bir duygu. Ama mesela kardeşimin ya da o geçmişe benden daha yakın olduğu halde annemin öyle bir merakı yok. Kızımın hele umurunda bile değil nereli olduğumuz. Nihayet uzak geçmişini bilmek hayatını nasıl etkiliyor, bir faydasını gördün mü diye sorarsanız, elbette verebileceğim tek cevap hayır olur. Fantezi, işte.

Mesut, doğduğu ya da memleketi olan topraklara döndüğünde, geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk onu bir tür kahramana da dönüştürüyor. Romanın başında isteksiz, soğuk, alaycı, sevgisiz ve dengesiz adam, başka bir adam haline geliyor. Ya da dönüşmek zorunda kalıyor. Buna katılıyor musunuz?

Demin konuştuğumuz noktaya geliyoruz yine. Ama gelelim. Önemli çünkü. Ben hayatta insanın değişebileceğine pek inanmam. Ama insanın hayatta kendisi olduğuna da kolay inanmam. İnsan değişmez, ama olgunlaşabilir, daha kendisi olabilir. Anlayış bir fark yaratabilir, yaşantı terbiye edebilir. Buna inanmaktan vazgeçmek zorunda kalmak istemem doğrusu.

Hayat nasıl süreçler halinde yaşanıyorsa ve dönüşüm mümkünse insanın ruhunda da böyle süreçler vuku bulabilir. Bir başkası, öteki, insanı her zaman etkileyebilir, hiç değilse saygı duymayı, utanç duymayı öğretebilir. Bu yürekten inandığım birşey.

Son zamanlarda ülkenin ve insanların içinde bulunduğu sıkışıklık, dağınıklık ve oksijensizlik hissi sizi bu romanı yazarken ne denli etkiledi?

Doğrusu, kaçmayı denedim. Kışın ve ilkbaharın bir kısmını dağ başında geçirdim. Romana son büyük hamleyi yapacağım zamanlardı. İyi ki de kaçmışım çünkü romanın en zor sorularını orada cevapladım. Yalnız, tabii, ilkbaharda İstanbul’a döndüğümde meğer iyi ki dönmüşüm diyecekmişim çünkü Gezi olayları olurken burada olmamayı hayal bile edemezdim.

“Bizim kuşak fikren de fiilen de güvenilmez”

Üretken ve çok okunan  bir yazar olarak, Gezi süreci sizi nasıl etkiledi?

Üretmeyi de okumayı da okunmayı da o sırada unuttum. Çok kişi gibi ben de bir ay boyunca gece gündüz Gezi’yle ve Gezi için yaşadım. İlk günler hele rüya gibiydi. Bir de zaten evim Beşiktaş’ta her şeyin göbeğinde. Yaşadığım için de bu memleketin bir ferdi olduğum için de gurur duydum. Ama işte, birkaç gün sonra ölüm haberleri, kaybedilen gözler, komadaki yaralılar, dayaklar…

İçimiz yandı. Böyle. Burası Türkiye. Burada ölmek zorunda kalıyorsun. Burada canını çıkarmadan insana hiçbir şey vermiyorlar. O çocuklar öldükten, o kadar çocuk gözünü kaybettikten, sakat kaldıktan sonra ama diyerek söze devam etmek çok zor geliyor. Ama hiç değilse artık memleketin gerçek sahibinin asker ya da hükümet değil, gençler olduğunu gördük. Bu unvanı hak ettiler. Bizim kuşak fikren de fiilen de ahlaken de güvenilmez bir kuşak olduğunu nihai bir şekilde ortaya koydu.

Birçok arkadaşımız, ağabeyimiz, yazar veya gazeteci veya hoca, bir sürü orta yaş ve üstü aydın, konuşsalar, yazsalar etki yaratabilecek bir sürü adam ve kadın, malum hesaplarla sustular. Ama bundan sonra hiçbirinin konuşmaya hakkı yok. Konuşurlarsa da kimsenin onları dinleyeceği yok. O cephe kapandı. Konuşma hakkı artık gençlerin. Çünkü cesaretin gerektiği tek anda onlar cesaret gösterdi, onlar hayatlarını ve işlerini ortaya koydu. Kendi inançlarını, kendi ahlaklarını, kendi fikir dünyalarını yarattılar. Bundan sonra çoğumuz boş konuşuyor olacağız. Gençler de eğer karşımızda susarlarsa efendiliklerinden susuyor olacaklar.

“Akrabalığı turizme kurban ettik”

Günümüzde aile kavramının çöktüğü ya da çökeceği fikri sizde bir yazar olarak nasıl bir duygu uyandırıyor?

Dehşet duyuyorum. Çöktüğünü de ayrıca görüyorum. Aile artık benim çocukluğumdaki genişliği, kalabalığı içermiyor. Aile artık anne baba çocuk demek. Akrabalar bitti. Türk halkı daha çok çalışıp daha çok yoruldukça, depresyon ve para sahibi oldukça her tatilde basıp güneye gitmeye başladı.

Yetmişlerden beri böyle. Akrabalığı turizme kurban ettik. İşte, en yakın örnek, bayramda kim hısım akraba ziyaretine gitti? Hemen hiç kimse. Ben bile gitmedim. Ben bile kaybettim. Şimdi ben de o anne -baba-çocuk üçlüsü şeklinde bir aile sahibiyim, ben de kızımı benim adetlerime, yasaklarıma, korumacılığıma göre değil, onun kendi çevresinin taleplerine göre mümkün mertebe serbest bırakarak büyütmek zorunda kaldığımı görüyorum ve çok canım sıkılıyor.

Biz büyürken daha az çalışmak zorundaydık. Rekabet nedir bilmedik. Zaten ufukta isteyecek bir şey de yoktu. Hep lüzumsuz şeyler düşünerek, laflayarak geçirecek zamanımız oldu. Babamızın askerlik hatıralarını zevkle dinleyecek kadar saftık mesela.

Kitapla İlgili Teknik Bilgi Ve Sipariş Şartları İçin Bu Linki Kullanabilirsiniz…

loading...