Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar – Arthur Schopenhauer

    – “Kolay şey değildir mutluluk, kendimizde bulmak çok zor, başka yerde bulmak imkansızdır.” Chamfort

    – Yaşamı olabildiğince rahat ve mutlu bir biçimde sürdürme sanatı anlamında alıyorum, ki bu sanatın kılavuzu mutluluk öğretisi olarak da adlandırılabilir: Buna göre bu kavram mutlu bir varoluşun yolunun gösterilmesi olurdu. Bu varoluş da yine, arı, nesnel bir gözle incelendiğinde ya da daha çok (burada öznel bir yargı söz konusu olduğundan) soğukkanlı ve olgun bir düşünüşle, olsa olsa var olmamaya karar vermeyi tercih edecek bir varoluş olarak tanımlanabilirdi.

    – Voltaire diyor ki: “Bu dünyayı, tıpkı dünyaya geldiğimizde onu bulduğumuz gibi, aptal ve kötü bir biçimde terk edeceğiz.”

    – Bu yüzden aynı dışsal olaylar ya da koşullar, herkesi bütünüyle başka başka etkilerler ve herkes aynı ortamda yine de başka bir dünyada yaşar.

    – Kimse kendi bireyselliğinin dışına çıkamaz.

    – İnsanın mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir.

    – “Felsefede, politikada, edebiyatta, ya da sanatlarda olağanüstü olan tüm insanlar, melankoliktirler.” Aristoteles

    – Dysklos’un tasarladığı on şeyden dokuzu gerçekleşirse, bu gerçekleşenlere sevinmez de, gerçekleşemeyen bir tanesine üzülür; bunun tersi olarak, eukolos gerçekleşmiş tek bir tasarısıyla avunmasını ve neşelenmesini bilir – ama her kötülüğün bir telafisi olduğu gibi, burada da dyskolos’lar yani en karanlık ve kaygılı karakterler, bir bütün olarak, neşeli ve tasasızlardan daha çok sayıda hayali ama daha az sayıda gerçek kazayı ve acıyı yaşamak zorunda kalacaklardır; çünkü her şeye kara gözlüklerle bakan, sürekli en kötü olasılıktan korkan ve önlemlerini buna göre alan biri, her şeye pembe gözlüklerle ve iyimser bakan biri gibi sık sık yanlış hesap yapmış olmayacaktır.

    – Ama yine de, koşullara göre, en sağlıklı ve hatta en neşeli insan bile, acıların ya da kaçınılmaz bir biçimde yaklaşan felaketin büyüklüğü ölüm korkusunu yendiğinde, intihar etmeye karar verebilir.

    – İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir, yani sakin, alçakgönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. Çünkü bir kimse kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. Bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar.

    – “Delinin yaşamı, ölümden beterdir.” Jesus Sirach

    – “Mutluluk kendi kendine yetenlerindir.” Aristoteles

    – Üstelik esas olarak, kötülüktür dünyaya egemen olan ve budalalık da büyük söz sahibidir.

    – Felsefem bana asla bir şeyler getirmedi, ama çok şeyi benden uzak tuttu.

    – “Gerçek zenginlik sadece ruhun içsel zenginliğidir,
    Geri kalan ne varsa, kazançtan çok bela getirir.” Lucian, Anthol., I, 67

    – “Düşünmekte, tatlı bir yaşam yoktur.” Aias, 550

    – “Fazla bilgelik olan yerde, fazla keder vardır.” Vaiz, 1, 18

    – Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, iddialı olduğu alanda övülen bir insanın yüzünü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinç kaplar.

    – Ayrıca, başkalarının bilincinde neyin olup bittiği, o haliyle bizi ilgilendirmez; biz de kafalarının çoğunun içindeki düşüncelerin yüzeyselliği ve boşluğu, kavramlarının sınırlılığı, zihniyetin bayalığı, görüşlerinin yanlışlığı ve yanılgılarının sayısı hakkında yeterli bilgiye sahip olduğumuzda ve üstelik kendi deneyimimizle, bir kimseden artık korkulmadığında ya da artık onun kulağına gitmeyeceğine inanıldığında, ara sıra o kişiden nasıl küçümsemeyle söz edildiğini gördüğümüzde; ama özellikle yarım düzine koyun kafalının, büyük bir adam hakkında nasıl aşağılamayla konuştuklarını duyduğumuzda, yavaş yavaş, başkalarının düşüncesine karşı aldırışsız oluruz.

    – Buna karşılık, insanların yaşamları boyunca, durmak bilmez bir çalışmayla ve binlerce tehlike ve sıkıntı altında, yorulmadan ulaşmaya çabaladıkları hemen hemen her şeyin son amacının, böylelikle başkalarının görüşündeki yerlerini yükseltmek olduğunu; yani yalnızca mevki, rütbe ve nişanlarla değil, tersine zenginlikle ve hatta bilimle ve sanatla bile temelde ve esas olarak bu amacı güttükleri ve ulaşılmak istenen asıl hedefin başkalarından daha büyük bir saygı görmek olduğu görülürse, bu durum ne yazık ki insanların büyük budalalığını kanıtlar.

    – Buna uygun olarak kibir geveze, gurur da suskun yapar.

    – Yaşlılara saygı gösterilmesinin nedeni, öyle görünüyor ki, genç insanların onurunun varsayım olarak kabul edilmiş olsa da henüz sınanmamış olması, bu yüzden aslında krediye dayanıyor olmasıdır. Ama yaşlıların, değişmekle birlikte onurlarını kanıtlayıp kanıtlamadıkları, yaşamın içinde belli olmuş olmalıdır. Çünkü ne kendi başına yılların sayısı, ki buna hayvanlar da ulaşırlar ve bazı hayvanlarda bu sayı çok yüksektir, ne de dünyanın akışının salt daha ayrıntılı bir bilgisi, gençlerin yaşlılara saygı göstermesi için yeterli bir nedendir; ama yine de bu saygı beklenir.

    – Karşıtlar birbirinden nefret ederler ve ağır basan üstünlüklerin görülmesi, değersizliğin sessiz öfkesini doğurur.

    – Sokrates’e sık sık yaptığı tartışmalar yüzünden, sık sık fiziksel olarak kötü davranılmıştır; o da bunlara kayıtsızlık içinde katlanmıştır: bir defasında kendisine bir tekme atıldığında, bunu sabırla sineye çekmiş, kendisine şaşıran bir kimseye de, “Beni bir eşek çifteleseydi, onu dava mı edecektim?” demişti. (Diog. Laert., II, 21) Bir başka kez, birisi ona, “Bu adam sana küfür ve hakaret etmiyor mu?” diye sorduklarında, Sokrates, “Hayır; çünkü onun söyledikleri bana uymuyor.” yanıtını vermişti.

    – Seneca, 14. bölümde şöyle der: “Peki bir bilge, kendisine vurulduğunda ne yapmalıdır? Yüzüne vurulduğunda Cato ne yaptı? Galeyana gelmedi, yapılan haksızlığın intikamını almadı ama bağışlamadı da, hiçbir şey olmadığını söyledi.”

    – Bir suçlamayı hak etmediğinin gerçekten bilincinde olan bir kimse, bu suçlamayı sakince küçümseyecektir.

    – Ama, kendisine yönelik her türlü çatlak sesi, daha yüksek çıkmasın diye anında boğmaya çalışan kişinin de, kendi değeri hakkında zayıf bir görüşü var demektir.

    – Bir vuruş, her insanın başka bir insana yapabileceği, ama böylelikle onun daha güçlü ya da daha becerikli olduğunu ya da ötekinin dikkatli davranmadığını kanıtlamayan küçük fiziksel bir kötülüktür ve öyle kalır.

    – Ne ki, sığ olan sığ olanla, sıradan olan sıradan olanla, belirsiz olan muğlak olanla, beyinsiz olan akılsız olanla aynı türdendir ve en iyiler, kendileriyle kesinlikle aynı türden olan kendi yapıtlarını beğenirler.

    – “Etkili olamıyorsun, her şey ruhsuz kalıyor,
    Kendini üzme!
    Bataklığa düşen bir taş
    Halkalar oluşturmaz.” Goethe

    – Hiç kuşkusuz, yaşam tadına varılmak için değil, atlatılmak, geride bırakılmak için vardır.

    – Budala kişi, yaşamın hazlarının peşinden gider ve aldandığını görür; bilge kişi ise belalardan kaçınır. Bunda başarısız olsa da, bu kendi budalalığının değil, talihinin suçudur.

    – Daha iyi, iyinin düşmanıdır. (Fransız atasözü)

    – “Hiçbir insani şey, uğrunda büyük gayrete değmez.” Platon

    – Ama güzel günlerimizi, onların farkında olmadan yaşarız: Ancak kötü günler geri geldiğinde, güzel günleri yeniden isteriz. Binlerce neşeli, hoş saati, asık suratla, tadını çıkarmadan geçiririz ve daha sonra, sıkıntılı zamanlarımızda, boşuna bir özlemle o günleri ararız.

    – İnsan sadece yalnız olabildiği sürece, bütünüyle kendisi olur: Demek ki, yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez; çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür. Zorlama, her toplumun ayrılmaz arkadaşıdır ve her toplum, insanın kendi bireyselliği ne denli önemliyse o denli ağır gelen fedakarlıklar ister.

    – Ayrıca, bir kimse doğanın sıralamasında ne denli yukarıda yer alıyorsa, esas olarak ve kaçınılmaz bir biçimde o denli daha yalnız kalır.

    – Büyük zihinleri toplumdan tiksindirten, ötekilerinin yeteneklerinin ve bunun sonucunda (toplumsal) başarılarının eşit olmayışına karşılık, hakların ve bunun sonucunda istemlerin eşit olmasıdır.

    – İçsel değeri ve zenginliği olan insanları, başka insanlarla bir arada olmayı, belirgin bir kendini yadsımayla aramak bir yana, bu bir arada olmanın istediği fedakarlıkları yapmaktan bile uzak tutan şey, belirli bir her şeye yeterlik duygusudur. Sıradan insanlar bunun tam tersini arkadaş canlılığı ve uyumluluk içinde yaparlar: Çünkü bunlar için, başkalarına katlanmak, kendi kendilerine katlanmaktan daha kolaydır. Dahası, dünyada, gerçekten değerli olana saygı gösterilmez ve saygı gösterilenin de hiçbir değeri yoktur.

    – Çünkü, onları yanılgılar denizinde doğru yola sevk etmek için ve hamlıklarının ve bayağılıklarının karanlık uçurumundan, ışığa, kültüre ve soylulaşmaya çekmek için dünyaya gelmiş olanların, onların arasında, ama onlara ait olmadan yaşaması gereklidir; bu yüzden, gençliklerinden başlayarak, ötekilerinden belirgin bir biçimde değişik varlıklar olduklarını duyumsarlar; ama ancak yavaş yavaş, yılların içinden geçerek durumun açık bir bilgisine ulaşırlar; bundan sonra, ötekilerden zihinsel uzaklıklarının yanı sıra fiziksel bir uzaklığın bulunmasını ve kendisi de genel sıradanlıktan az ya da çok dışlanmış bulunmayan hiç kimsenin onlara yaklaşmamasını da isterler.

    – Ama bir kez karar verilip de işe koyulundu mu ve iş yürümeye başlayıp da geriye sonucu beklemek kaldı mı, o zaman, yapılmış olan üzerinde sürekli düşünüp endişelenmemeli ve olası tehlikeler üzerinde ikide bir kaygılanmamalıdır; daha çok konudan bütünüyle uzaklaşılmalı, bu konu hakkındaki tüm düşünce yelpazesi kapatılmalı, zamanında her şeyin düşünülüp tartıldığı düşüncesiyle sakinleşilmelidir.

    – İnsanların kendi mutsuzluklarını olabildiğince gizlemeye çalışmalarında, başarabildikleri ölçüde mutlu bir yüz ifadesi takınmalarında, bu duygunun payı var gibi görünüyor. Çektikleri acılardan, suçlu oldukları sonucunun çıkarılmasından korkmaktadırlar.

    – Bunlar aslında şakacı hayaletlerdir, çünkü bir kere onlara ulaştık mı yok olup giderler; bu yüzden, vaat ettikleri şeyi asla vermedikleri deneyimini yaşarız. Ailesel, burjuva, toplumsal, kırsal yaşamın tekil sahneleri, konut, çevre, onur işareti, saygı kanıtlama imgeleri vb. bu türdendirler; sevgilinin simgesi de çoğu kez bunların arasındadır.

    – Ama özellikle beyne, dinlenmesi için gereken ölçüde uyku tam olarak verilmelidir; çünkü, bir saat için kurulmak neyse, insan için de uyku odur.

    – İlişkide üstünlük, sadece, ötekine hiçbir biçimde ve türde gereksinim duyulmamasından ve bunu belli etmekten ileri gelir. Bu yüzden, kadın olsun, erkek olsun herkese ara sıra, ondan bal gibi de vazgeçebileceğimizi duyumsatmak yararlıdır, dostluğu pekiştirir; hatta, çoğu insana ara sıra birazcık küçümseme hissettirmenin bir zararı yoktur.

    – Öte yandan, birisi bizim için çok değerliyse, bunu ondan bir suçmuş gibi gizlemeliyiz. Bu elbette pek sevindirici değildir, ama doğrudur.

    – Bağlantı ya da ilişki içinde olduğumuz birisi, bize hoş olmayan ya da kızgınlık uyandıran bir şey yaptığında; kendimize, sadece, onun bizim için, aynı şeyi daha güçlü bir biçimde, bir kez daha ve daha sık yapmasına izin vereceğimiz ölçüde değerli olup olmadığını sormalıyız. (Vazgeçmek ve unutmak demek, yaptığımız değerli deneyimleri pencereden dışarı atmak demektir.) Yanıtın evet olduğu durumda söylenecek çok şey olmayacaktır, çünkü konuşmak pek bir işe yaramaz: Konuyu, bir uyarıda bulunarak ya da bulunmayarak unutmamız gerekir, ama böylelikle bu durumla bir kez daha karşılaşacağımızı bilmeliyiz. Yanıtın hayır olduğu durumda ise, değerli arkadaşımızla ilişkimizi hemen ve sonsuza dek kesmeli ya da bir hizmetçi söz konusuysa, onu kovmalıyız. Çünkü, şimdi içtenlikle tam tersi yönde büyük yeminler etse de, gerekirse aynı şeyi ya da bütünüyle benzerini kaçınılmaz bir biçimde yeniden yapacaktır. O, her şeyi, her şeyi unutabilir, sadece kendi özünü unutamaz. Çünkü karakter kesinlikle düzeltilemez; insanın tüm eylemleri içsel bir ilkeden kaynaklandıkları için, bu yüzden, aynı koşullarda sürekli aynı şeyi yapması gerekir ve başka türlü davranamaz.

    – Bu yüzden, ilişki kesilen bir arkadaşla yeniden barışmak bir zayıflıktır, bu zayıflığın cezası, bu arkadaş ilk fırsatta, tam da ilişkinin kesilmesine neden olan şeyi yeniden, üstelik kendi vazgeçilmezliğinin bilincinde olarak daha bir pervasızlıkla yaptığında ödenir.

    – Çünkü bir özelliğe gerçekten eksiksiz bir biçimde sahip olan kişinin aklına, bunu ortaya koymak ve bununla çalım atmak gelmez; o, bu konuda bütünüyle sakindir. “Tıngırdayan nalın bir çivisi eksiktir ” diyen İspanyol atasözünün anlamı da budur.

    – İnsan doğasının egoizmi bunun öyle karşısındadır ki, hakiki dostluk, devasa denizyılanları gibi, bir efsane mi oldukları yoksa herhangi bir yerde yaşıyor mu oldukları bilinmeyen şeylerdendir.

    – Akıl ve zeka aslında, önceden kestirilemeyecek kadar ezici bir çoğunlukta nefret ve öfke uyandırırlar, bu öfke bunu duyumsayanın, bunun nedeninden yakınmaya hakkı olmadığı, hatta kendisinden bile gizlediği ölçüde daha acımasızdır.

    – Bu yüzden Gracian haklı olarak şöyle söylüyor: “Sevilmenin biricik yolu, en saf hayvanın postuna bürünmektir.”

    – Tam da bu yüzden her türden zihinsel üstünlük son derece yalnızlaştırıcı bir özelliktir: Lanetlenir ve nefret edilir ve bunun bahanesi olarak da sahibine her türlü hata yakıştırılır. Kadınlar arasında güzelliğin böyle bir etkisi vardır: Çok güzel kızlar ne bir kız arkadaş, ne kendilerine eşlik edebilecek bir hanım bulabilirler.

    – Ama büyük yetenekler insanı her zaman gururlu kılarlar ve böylelikle yetenekleri az olanlara yaklaşmak için uygun değildirler; hatta, bu ikinciler karşısında büyük yeteneklerin gizlenmesi ve yadsınması gerekir.

    – Bu söylenenler salt devlet hizmeti için değil, aydınların dünyasındaki onur mevkileri, şerefler ve hatta ün için de geçerlidir; örneğin akademilerde vasatlık hep en tepelerdedir, meziyet sahibi insanlar ise oraya ya geç çıkarlar ya da hiç çıkmazlar ve her yerde durum böyledir.

    – Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır: nezaketsizlik yüzünen gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Çünkü nezaket, oyuncak paralar gibidir, açıkça sahtedir: Bununla tasarruf etmek akılsızlık kanıtıdır; buna karşılık onu cömertçe kullanmak akıllılık kanıtıdır.

    – Nasıl ki doğal halinde sert ve gevrek olan balmumu, birazcık sıcaklık karşısında, istenilen her şeklin verilebileceği ölçüde yumuşuyorsa; en dikkafalı ve düşmanca insan bile, birazcık nezaket ve güler yüzle, yumuşak ve iyi huylu yapılabilir. Buna göre, balmumu için sıcaklık neyse insanlar için de nezaket odur.

    – Bako von Verulam’ın, iftira için olduğu kadar kendini övme için de geçerli olan, “Biraz izi kalır” sözü ve bunu ılımlı bir ölçüde önermesi pek de haksız sayılmaz.

    – Kimilerine, nazik bir tavırla ve dostça bir sesle, doğrudan bir tehlikeye maruz kalmadan, gerçek kabalıklar bile söylenebilir.

    – Zamanın tefeciliği böyledir işte: Bekleyemeyen herkes onun kurbanı olur. Kendi halinde akan zamanın gidişini hızlandırmak istemek en pahalı girişimdir.

    – Hiçbir olay karşısında büyük sevinç ya da büyük üzüntü duymamalıdır; bunun bir nedeni, bu olayı her an yeniden biçimlendirebilecek olan, tüm şeylerin değişebilirliğidir; bir başka nedeni de, bizim için yararlı ya da zararlı şeyler hakkındaki yargımızın yanıltıcılığıdır; bu yanıltıcılık yüzünden hemen herkes bir defa, sonradan kendisi için çok iyi olduğu ortaya çıkan bir şeyden yakınmış ya da en büyük acıların kaynağı olacak bir şeye sevinmiştir.

    – Çünkü kötü adımların cezası öteki dünyada çekilecekse de; aptalca adımların cezası bu dünyada çekilecektir.

    – Belanın karşısında sinme, onu yüreklilikle karşıla.

    – Gençliğimizde zaman bile daha yavaş atar adımlarını; bu yüzden yaşamımıın ilk çeyreği sadece en mutlu olanı değil, aynı zamanda en uzun olanıdır da, böylelikle geride de daha çok anı bırakır ve herkesin, sırası geldiğinde, sonraki iki çeyrekten daha çok bu dönemden anlatacak şeyi olacaktır. Hatta, yılın ilkbaharındaki gibi, yaşamın ilkbaharında da, günler önce sıkıcı bir uzunlukta olacaklardır. Sonbaharlarda ise kısalırlar ama daha neşeli ve daha durağan geçerler.

    – Kimi zaman, uzak bir yeri özlediğimizi sanırız, oysa aslında yalnızca o sırada daha genç ve daha taze olduğumuz için, orada geçirdiğimiz zamanı özlemekteyizdir. Böylece zaman, bizi mekan maskesi altında yanıltır. Oraya yolculuk ettiğimizde, yanılsamanın farkına varırız.

    – Buna göre yaşamımızın zamanı, aşağıya doğru yuvarlanan bir küreninki gibi, hızlandırılmış bir devinimdir; ve nasıl ki dönen bir yuvarlak levhadaki son nokta, merkezden uzaklığı ölçüsünde daha hızlı dönüyorsa, herkes için de zaman, yaşamın başlangıç noktasından uzaklaştığı ölçüde gitgide daha hızlı akar.

    – Buna göre, bir genç, dünyadan alınacak şeylerin harika olduklarını, sadece nereden alınacaklarının bilinmesi gerektiğini düşünürken; yaşlı biri, Koheleth’in, “Her şey değersiz” sözünün asıl anlamını kavramıştır ve, altınla kaplı olsalar bile tüm fındıkların içlerinin boş olduğunu bilir.

    – Vedalar’ın Upanişadlar’ında (cilt II, s.53), yaşamın doğal süresi yüz yıl olarak verilmektedir. Bunun doğru olduğuna inanıyorum; çünkü doksanıncı yaşlarını aşmış olanların, ötanaziye ulaştıklarını, yani hiçbir hastalık olmadan, felce uğramadan, kasılmadan, hırıldamadan, hatta kimi zaman benzi bile sararmadan, çoğun oturarak ve üstelik yemekten sonra öldüklerini, hatta buna ölmek bile denmez, yaşamaya son verdiklerini fark ettim.

    – Euthanasie: Eski Yunancada ‘kolay ölüm’ anlamına geliyor. Schopenhauer bu sözcüğü, yaşlılık sonucu, eceliyle ölmek anlamında kullanıyor.

    – Çok uzun yaşamı arzulamak, yine de bir yürekliliktir. Çünkü bir İspanyol atasözü der ki: “Çok yaşayan, çok da kötü şey yaşar.”